Aylık arşivler: Nisan 2014

Leipzig Bach Madalyası bu yıl ilk kez bir topluluğa verildi

Almanya’nın Leipzig şehrinin her yıl Bach icrası alanında uzmanlaşmış önemli bir sanatçıya verdiği Bach Madalyası bu yıl ilk kez bir topluluğa verildi. Günümüzün barok dönem müziği alanındaki en önemli topluluklarından biri olan Akademie für Alte Musik Berlin madalyanın bu yılki sahibi oldu. Topluluk ödülünü Bach Festivali kapsamında 20 Haziran’da Leipzig’de düzenlenecek bir törende alacak.

Madalyayla ilgili Leipzig Bach Cemiyeti’nden yapılan basın açıklaması şöyle:

2014 Bach Medal awarded to the Akademie für Alte Musik Berlin
ACCOLADE GOES TO AN ENSEMBLE FOR THE FIRST TIME

Dear Sir and Madam, dear colleagues,

The Akademie für Alte Musik Berlin has been awarded the City of Leipzig Bach Medal for its services to eighteenth-century performance practice. Made in Meissen porcelain, the City of Leipzig Bach Medal has been awarded during the Leipzig Bach Festival every year since 2003. Previously honouring outstanding soloists and conductors, this is the first time that the medal has gone to an ensemble. The Bach Medal will be awarded by the Mayor of Leipzig, Burkhard Jung, and the director of the Bach Archive, Peter Wollny, in an official ceremony in the banqueting hall of Leipzig’s Old Town Hall (Altes Rathaus) at 3pm on Friday, June 20, 2014.

Borusan Kültür Sanat’tan gelecek sezon çıtlatmaları

*Borusan Kültür Sanat’ta ”Borusan Müzik Akademisi” adı altında bir oluşuma gidilecek. Viyana Filarmoni Orkestrası müzisyenleri aralıklarla Türkiye’ye gelip BİFO’lu gençlerle çalışacaklar. Neden Viyana Filarmoni? Eski bir VFO müzisyeni olan Sascha Goetzel faktöründen dolayı elbette.

*Gelecek sezon tıpkı Borusan Quartet’in düzenli konserleri gibi Fazıl Say’ın da Süreyya Operası’nda düzenli resitalleri olacak. Say ile Borusan’ın organizasyonu ve Süreyya’nın ev sahipliğinde 4-5 resital programlanıyor.

*BİFO ile konser vermek için gelen dünyaca ünlü solistler burada birkaç gün daha misafir edilip genç Türk müzisyenleriyle ustalık sınıflarında bir araya getirilecek.

*İcra yönünden yoğunluğu azalan Borusan Müzik Evi binası bir opera prodüksiyonuyla şenlenecek. Gelecek sezon Mozart’ın Cosi fan tutte operasının Müzik Evi’nin farklı katlarında aynı anda sahnelenmesi gündemde. Rejisörün, İngiltere’de son dönemde başarılı işlere imza atan Aylin Bozok olması düşünülüyor.

*BİFO’nun BBC Proms’taki tarihi konserinin ardından bir sonraki durağının 2016 yılında Viyana’nın ünlü salonu Konzerthaus olması kesinleşti. Konserin tarihi şimdiden belli: 8 Şubat. Bu konser şu an üzerinde çalışılan BİFO’nun Avrupa turnesinin kesinleşmiş ilk ayağı…

Julian Lloyd Weber’den hüzünlü veda

Alman bas-bariton Thomas Quasthoff’un ardından bir dünyaca ünlü klasik müzik yorumcusu daha sağlığını gerekçe göstererek sahnelere veda ettiğini açıkladı. Ünlü İngiliz viyolonselci Julian Lloyd Weber boyun bölgesinde oluşan fıtığın sağ kolunu güçsüzleştirmesi sonucunda aktif icracılık kariyerini bitirme kararı aldı. Yaptığı açıklamada, ”Yıkıldım. Halbuki daha yapacak ne çok heyecan verici projem vardı” demiş. Üzücü gerçekten de…

CHP’nin TÜSAK sempozyumunda yaptığım konuşma

20140427_111154

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, TÜSAK hakkında şimdiye dek yaptığı az sayıdaki konuşmasının hepsinde ülkemizde ödenekli sanat kurumlarının işleyiş yapısından şikayet edip bu yapıyı ‘Sovyetik sistem’ olarak adlandırdı. Sayın Bakan devletin sanat kurumlarına sahip olması ve onları işletmesi bağlamında bu nitelendirmede bulunuyor ve ayrıca ‘memur sanatçı’ kavramına atıfta bulunuyor. Ama bu takdirde Almanya, Avusturya, Fransa gibi, devletin ödenekli sanat kurumlarına sahip olduğu ve bütçeden her yıl onlara önemli kaynaklar aktardığı ülkelerdeki yapılanmayı da mı ‘Sovyetik sistem’ olarak nitelendireceğiz?

Sanırım buradaki sorun, ödenekli sanat kurumlarına ‘kamu iktisadi teşebbüsü’ gözüyle bakılmasından kaynaklanıyor. Böyle bakıldığında, ekonomik gerekçelerle yapılan yüzlerce özelleştirmeden bu kurumlar neden ayrı tutulsun, bunların ayrıcalığı mı var şeklinde bir bakış açısı geliştirildiği anlaşılıyor. Bir ülkenin ödenekli sanat kurumlarına sahip olmasının onu modern dünyada ayıplı veya anakronik bir statüye sokmadığının anlaşılması gerekiyor. Öyle sahne sanatları vardır ki, bunlara düzenli ödenek tahsis etmeden, güvenli bir gelecek vaat etmeden, sezon düzeneğinde çalıştırmadan icra edemezsiniz. Kar-zarar mantığıyla, şu kadar yatırmışız karşılığında bu kadar kazanmışız biçimindeki düz ekonomik mantıkla bu sanatları hiçbir ülkede yaşatamazsınız. Opera-bale-dans-koro-senfoni orkestrası böyle sanatlardır.

20140427_115139

Tabi devlete bağlı olsalar da tüm sahne sanatları kurumları ödeneklerini, ellerindeki tüm enstrümanları akıllıca kullanıp zarar etmemeye odaklanarak veya kimi özel durumlarda zararı en aza indirmeye çalışarak harcamalıdır. Ama Türkiye gibi, pek çok coğrafi bölgesinde hala yetersizliklerin yaşandığı, gelişmekte olan bir ülkede bu hedefi gerçekleştirmek mümkün olmayabilir. Türkiye’de devletin sanatı ve sanat kurumlarını doğrudan desteklemesinin taşıdığı hayatiyet kesinlikle sona ermiş değildir. Hele opera-bale-dans-koro-senfoni orkestrası gibi sanatların devletin dışındaki özel ve sivil girişimler tarafından üstlenilmesini beklemek mümkün değildir. Özel ve sivil girişimler sanatın bu alanlarında devletin yerini alacak seviyede değillerdir. Evet Türkiye’de liberalizmin gelişmesiyle birlikte özel teşebbüs ortamının güçlendiği ve bu teşebbüslerin özellikle son 20-25 yıl içinde sanat destekçiliği ve hamiliği alanında epeyi mesafe kat ettiği bir gerçektir. Ama bu gelişmiş özel sektörün dahi altından kalkamayacağı işler vardır ki onların başında opera-bale-dans-koro-senfoni orkestrası gelmektedir. Bu alandaki kimi başarılı örneklerin varlığını biliyor ve onlarla gururlanıyoruz ama ufkumuzu bu bağlamda yalnızca büyük şehirlerle sınırlı tutmamalı, geniş Türkiye coğrafyasını ve bu coğrafya üzerinde yaşayan milyonlarca Türk insanının da nitelikli sanat ürünlerine ulaşması hakkını göz önünde tutmalıyız.

Hükümetin bu konuda -yanlış biçimde- örnek aldığı İngiltere’de başarılı biçimde yönetilen sanat kurumlarının düzenli destekler, bağışlar ve bilet gelirleriyle hükümetten bağımsız yaşayabilecekleri bir ekonomik ortam mevcuttur ama gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye’de böyle bir ortam yoktur. Bu örnek alma şu açıdan da talihsizdir: İngiltere, sanatın kamu kaynaklarınca en az desteklendiği gelişmiş ülkelerin başında gelmektedir. Bu manada Almanya, Avusturya, Fransa gibi Türkiye’nin kuruluşundan itibaren örnek aldığı kıta Avrupası ülkeleriyle kıyaslanmasına imkan yoktur. Arts Council’in kurulmasının üzerinden yaklaşık 70 yıl geçmiş olmasına rağmen İngiltere’de hala sanat etkinliklerinin halkın vergileriyle karşılanmasının doğru olmadığını savunan, belli bir yüzdede tutulan devlet desteğini bile sanata çok gören liberal zihniyet güçlüdür. Bu tartışmanın hiç dinmediği İngiltere’de 2012 yılı sonunda medyada ciddi tartışmalar yaşanmıştır. O sırada BBC’nin Sanat Editörü Will Gompertz Arts Council’ın gereksiz bir kurum olduğunu ve kaldırılması gerektiğini savunmuştur. Gompertz savunmasında İngiltere’de nüfusun sadece yüzde sekizinin operaya, baleye, klasik müzik konserlerine gittiğini ve bu insanların çoğunun da büyük şehirlerin zengin muhitlerinde yaşadığını yazmıştır. Tartışmaya sonunda Arts Council Direktörü Peter Bazalgette de müdahil olmuş ve başında olduğu kurumun İngiliz sanat dünyası için gerekliliğini savunmak zorunda kalmıştır. İşte örnek alınan İngiltere ve hali pür melali budur.

20140427_122651

Günümüzde Türkiye gibi gelişmekte olan doğulu ülkelerin birbirleriyle giriştikleri global ölçekteki yarışta kültür ve sanat alanlarının başlıca enstrümanlarını kullandıklarını görüyoruz. Ekonomi, bilim, teknoloji, sağlık, eğitim alanlarındaki rekabetin yanına tüm görkemi ve saygınlığıyla kültür sanat alanında ortaya konulan hamleler yerleştiriliyor. Orta Asya Cumhuriyetleri ve körfez ülkeleri global düzlemde insanlığın ortak zenginliği olan bu sanatlarda yaptıkları altyapı yatırımlarıyla dikkati çekiyor ve seçkinlik kazanmaya çalışıyorlar. Türkiye ise asırlık sanat kurumlarını kapatma yoluna gidip sanat üretimini özelleştirme adı altında ticarileştirmeyi seçerek bu global yarışta ben yokum diyor, kültür ve sanat alanındaki üretimiyle seçkinleşmek yolunu terk ediyor.

Mevcut ödenekli sanat kurumları asla kapatılmayıp yapı ve işleyiş bakımından kapsamlı revizyona tabi tutulmalıdır. Kadrolar şişkinlikten kurtarılmalı, kaynakların verimli kullanılması sağlanmalıdır. Devlet, kendisine bağlı sanat kurumlarının özel sermaye tarafından çeşitli enstrümanlarla daha fazla desteklenmesi için gerekli olan yasal mevzuatı oluşturmalı ve özendirmede bulunmalıdır. Devletin kaynaklarının yeterli gelmediği noktada özel sermaye devreye mevzuat engelleriyle karşılaşmadan rahatça sokulabilmelidir. Özel sermayenin ödenekli sanat kurumlarını desteklemesi için daha fazla olanak yaratılmalıdır. Örneğin, opera-bale kurumlarımızın ve senfoni orkestralarımızın programladığı sezonların ve turnelerin destekçi özel firmaların isimleriyle anılmaları özendirici olacaktır. Bu politika ülkemizde şimdiye dek geçerli olan sanat destekçiliği türünün dönüşüme uğramasına yol açacaktır. Böylece özel teşebbüslerin gereksiz yükler altına girip isimlerini verdikleri orkestralar, festivaller kurup beslemelerinin önü alınacak, akıtılmakta olan ciddi manadaki kapital ödenekli sanat kurumlarının kasasına girecektir.

Ödenekli sanat kurumlarının mevcut yapısında reorganizasyona gidilmesi, kaynak israfının önünü alacak bir önlem olarak düşünülebilir. Avrupa’da pek çok şehirde karşımıza çıkan, bir şehirdeki senfoni orkestrasının aynı zamanda o şehrin opera-bale kurumunun da orkestrası olması anlayışı Türkiye’de de yerleştirilebilir. Ülkemizde şu anda 6 ilimizde opera-bale kurumu ve yine 6 ilimizde senfoni orkestrası ayrı varlıklar olarak yaşamını sürdürmektedir. Coğrafi açıdan birbirine yakın illerimizde de aynı türden bir uygulamaya gidilerek opera-bale kurumu ve senfoni orkestrası birleştirmelerine gidilebilir.

Ödenekli sanat kurumunun kadrolu üyesi olmuş bir sanatçının sonraki yıllarda performans ölçümüne tabi tutulmadan emekli olana kadar aynı kurumda çalışma hakkına sahip olması, yeteneği ve ortaya koyduğu başarı ne olursa olsun tüm sanatçıların eşit konumda değerlendirilmesi, günümüzün her açıdan rekabetçi ortamında geçerliliğini çoktan yitirmiştir.

10314749_10152179434139164_8369723866861407558_n

Devlet kuracağı Özerk Sanat Konseyi eliyle, sivil inisiyatifler tarafından ülkemizin her köşesinde güç koşullarda ortaya çıkarılan nitelikli sanat etkinliklerine destek olmalıdır. Özel sektörün güçlü olmadığı, güçlü olduğu yerlerde ise kültür-sanat destekçiliği bilincine henüz ulaşamadığı uzak coğrafyalarda bu destek türü yaşamsal önemdedir. Türkiye’deki eğitimli sahne sanatçısı sayısı son 20 yıl içinde hiç olmadığı kadar yüksek bir seviyeye ulaşmış bulunuyor. Bu nüfusun ülkenin büyük şehirlerine göç etmelerine gerek kalmayacak biçimde, yaşadıkları coğrafyalarda sanat toplulukları kurup onları yaşatmalarını desteklemek, devletin elindeki birden fazla enstrümanla gerçekleştirebileceği önemli bir işlevidir. Özerk Sanat Konseyi Afyon’un Dinar ilçesinde yerel belediye ve üniversitenin işbirliğiyle her yıl yapılmaya çalışılan Marsyas Kültür Sanat Festivali, Afyon caz ve klasik müzik festivalleri veya Adıyaman Filarmoni Orkestrası gibi zorlu bir coğrafyada sanatı sevdirmeye çalışan sivil inisiyatifleri desteklemek için kullanılmalıdır. Konservatuvarlarımızdan her yıl binlere genç mezun olmaktadır. Bu gençlerin bir araya gelerek oluşturacakları sivil inisiyatifler ülkenin her köşesinde kuracakları orkestralar-korolar, yaşama geçirecekleri festivaller için Özerk Sanat Konseyi’nin desteğine ihtiyaç duyacaklardır.

Ödenekli sanat kurumlarımızın kapatılmasını 12 Eylül askeri darbesini yapanların siyasi partileri kapatmalarına benzetiyorum. Tıpkı o partilerin birkaç yıl sonra yeniden açıldığı gibi -eğer bu kapatma gerçekleşecek olursa- sanat kurumlarımız da günü geldiğinde işbaşına gelecek başka iktidarlar tarafından mutlaka yeniden açılacaktır diye umuyorum. Ama o geçen zaman içinde, maddi ve manevi kayıplarımızın neler olacağını sizlere anlatmaya gerek bile olmadığını düşünüyorum.

27 Nisan 2014, Pazar / Plaza Otel, İstanbul

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası BBC Proms’da konser verecek

bbc-proms

İşte o büyük gün gelip çattı ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın Sascha Goetzel yönetiminde Londra’daki dünyaca ünlü BBC Proms Festivali’nde bir konser vereceği, bugün yapılan bir basın toplantısıyla dünya kamuoyuna açıklandı. BBC tarafından konulan yayın ambargosu nedeniyle detaylarını duyuramadığımız ama birkaç ay önce ipuçlarını verdiğimiz bu tarihi konserde Goetzel yönetimindeki orkestramız CD’ye de kaydettiği son derece renkli bir programla tarihinde ilk kez İngiliz izleyicilerin huzuruna çıkacak. Londra’nın  konser salonu Royal Albert Hall’da 29 Temmuz akşamı verilecek, ‘Oriental Promise’ başlıklı bu 16. Proms konserinin en önemli özelliklerinden biri de büyük Rus besteci Sergey Prokofyev’in ünlü bir DJ olan torunu Gabriel Prokofyev’in yeni yazdığı keman konçertosunun dünya prömiyerinin de bu konserde yapılacak olması. Eseri, Yehudi Menuhin’in öğrencisi olmuş günümüzün seçkin kemancılarından Daniel Hope solist olarak seslendirecek. 1895 yılından beri düzenlenen BBC Proms Festivali günümüzün en görkemli klasik müzik etkinliklerinden biri olma sıfatıyla haklı bir üne sahip. BİFO’nun BBC Proms konseri sayesinde, yakın dönemde ilk kez bir Türk senfoni orkestrası, böylesi yüksek prestije sahip bir klasik müzik festivalinde davetli topluluk olarak sahneye çıkmış olacak.

Konserin tam programı:

Salı 29 Temmuz 2014

  • Prom 16: Oriental Promise

    6.30pm–c8.55pm, Royal Albert Hall

    Balakirev

    Islamey – oriental fantasy (orch. Lyapunov) (9 mins)

    Holst

    Beni Mora, Op 29.1 (15 mins)

    Gabriel Prokofiev

    Violin Concerto (25 mins)

    Mozart

    Die Entführung aus dem Serail, K384 (6 mins)

    Handel

    Solomon, HWV 67 (4 mins)

    Respighi

    Belkis, Queen of Sheba (25 mins)

    Daniel Hope violin

    Borusan Istanbul Philharmonic Orchestra

    Sascha Goetzel conductor, Proms debut artist

proms

Berlin Filarmoni’den yeni kayıt markası / New record label of Berlin Philharmonic

BPHR_Logo_M_yellow_internet_RGB

Berlin Philharmonic Orchestra has just announced that the company joined the club of orchestras which distribute their own recordings by establishing the ‘Berliner Philharmoniker Recordings. The first recording is a Schumann cycle on CD and Blu-ray which will be released on 23 May 2014 with a vinyl edition to follow. Other releases this year include Bach’s St John Passion, conducted by Simon Rattle and staged by Peter Sellars, and a complete cycle of Franz Schubert’s symphonies with Nikolaus Harnoncourt. Releases on Berliner Philharmoniker Recordings will be available exclusively from the online shops of the Berliner Philharmoniker and from selected retailers.

You can read more details below:

The Berliner Philharmoniker present their new label

Berlin (24 Mai 2014) – The Berliner Philharmoniker launch a new in-house label, Berliner Philharmoniker Recordings, to release selected future concert programmes, marking the first time the orchestra will be responsible for the technical and editorial presentation of its own recordings. The first recording on the new label is one of the Berliner Philharmoniker ’s most important musical projects in recent years: Robert Schumann’s complete symphonies conducted by chief conductor Sir Simon Rattle. In addition to a double CD, the lavishly designed edition also includes high-resolution video and audio on Blu-ray Disc.

Schumann’s four symphonies have always been part of the Berliner Philharmoniker’s core repertoire, and a 1953 Wilhelm Furtwängler recording, in particular, has long been held in the highest regard. The cycle of four symphonies presented now has accompanied the Berliner Philharmoniker through the whole of 2013 – in Berlin and on tour in Europe and Asia. The performances were called a “defining moment” by Tagesspiegel, while the Frankfurter Allgemeine Zeitung praised the orchestra’s “truly sensational quality.” A special feature of this recording is the performance of the early version of the Fourth Symphony from 1841, which appealed to Simon Rattle for its extra “lightness, grace and beauty,” compared to the established later version.

Simon Rattle about this first release on Berliner Philharmoniker Recordings: “The Schumann Symphonies have never been considered one of the sure-fire big sellers of all music, but for us Berliner Philharmoniker, this music is closer to our hearts than almost any other. So we think it is wonderful to launch our new label with Schumann. We believe that these recordings are something special, and that we have a very distinct point of view on these wonderful pieces. So we said, let’s share our interpretations with others. And hopefully this is really the start of a new wave of orchestraproduced recordings.”

The presentation of the product goes far beyond that of standard recordings. The linen-bound hardcover edition contains the Schumann cycle in the traditional audio format on two CDs, as well as on Blu-ray Disc which enables music lovers to listen to the recording in audiophile studio quality of 96 kHz/24-bit or as HD video. If you are looking for even higher resolution, there is an accompanying code which allows you to download a version online in up to 192 kHz/24-bit. An additional code grants seven days free access to the Berliner Philharmoniker’s video platform, the Digital Concert Hall. The bonus material comprises behind-the-scenes videos, including a conversation with Simon Rattle, and a comprehensive booklet with articles about the composer, his symphonies and the history of the Berliner Philharmoniker’s Schumann tradition.

Olaf Maninger, media board member and principal cellist of the Berliner Philharmoniker says: “Our orchestra has had a presence on the international recorded music market for over 100 years. The founding of Berliner Philharmoniker Recordings represents a new chapter in our media history. We now have the ability to control the selection of our repertoire, the product features and marketing. Here, we can realise a technical and editorial standard which meets the highest of demands. But above all, the new label allows us to build on the rewarding experience of our work with the Digital Concert Hall: direct contact with our friends around the world.”

Sanat halkın parasıyla desteklenmeli mi yoksa desteklenmemeli mi?

Sanatın halkın parasıyla desteklenmesi prensibi, şimdilerde hükümetimiz tarafından ‘örnek almaya zorlandığımız’ İngiltere’de bile hala kıyasıya tartışılan bir konu. İngiliz The Arts Council Başkanı Sir Peter Bazalgette’nin 2013 yılı Eylül ayında The Telegraph gazetesindeki ‘sanata devlet desteği’ni savunan makalesine verilen okur cevaplarından üçü, bu ülkede sayıca hiç de azımsanmayacak olan ‘destek karşıtı’ kitlenin duygularına tercüman olmuş:

fawstengayle • 7 months ago
Mr Bazalgette, I completely disagree with you. Why should the “arts” be subsidised with taxpayers money? If they cannot survive on profits made from their own efforts, then they should be allowed to die. The product seems to be aimed at the great and the good, and generally has no relevance to the man in the street, who pays most of the bills via tax!
 
panzergeneral • 7 months ago

Soldiers are coming home from Helmand with their legs blown off and then tossed on the scrap heap, yet the toffs in black ties want our taxes to subsidise  their plays and shows.  Pathetic.

Rhys • 7 months ago

Of course we can afford NOT to support the arts. Shakespeare wasn’t paid by the government to write plays. If the “art” is any good, the public will pay to see it, read it, or listen to it. The idea of art charities is inherently ridiculous; but it’s a handy subsidy, paid for by the many, for “artists” who hope to foist their work on a gullible few.

Cenk Karaferya ve Ian Peter Bugeja ‘beğenilerinizi’ bekliyor!

Kariyerini Londra’da sürdüren genç kontrtenor Cenk Karaferya, klavsenist arkadaşı Ian Peter Bugeja ile birlikte Avusturya’nın ünlü Styriarte Erken Dönem Müziği Festivali bünyesinde düzenlenen yarışmaya aşağıdaki video ile katılmışlar. Video ne kadar beğeni alırsa yarışmada dereceye girme ihtimalleri de o kadar artıyor. Bu başarılı gençleri desteklemek için tek yapacağınız, aşağıdaki videonun orijinal youtube sayfasına gidip kaydı ‘beğenmek’…