Aylık arşivler: Ağustos 2013

Ayrılık Angela’ya yaramış!

Romen soprano Angela Gheorghiu, D-Marin Turgutreis Klasik Müzik Festivali’nin açılış konserinde sıkıntılı günleri geride bıraktığını gösterdi.

angela gheorghiu_2

Roberto Alagna’dan boşanmak Angela’ya yaramış… Angela Gheorghiu’yu D-Marin Turgutreis 9. Klasik Müzik Festivali’nin açılış konserinde Ramon Tebar yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde izlediğim sırada hep bunu düşündüm. Sahneye her girip çıktığında avucunu sıkıp açarak izleyiciyi selamlaması, son derece rahat, hatta kimi zaman abarttığı mimik ve jestleri, dansları, sohbetiyle ‘Angela birikmiş stresini atıp da Bodrum’a gelmiş’ dedirtti.

Romen soprano Angela Gheorghiu’nun icracılığını öteden beri beğenmişimdir. Kendi kulvarında son 20 yılın en iyi iki ya da üç kadın opera şarkıcısından biri olduğu görüşündeyim. 1995 yılında Georg Solti’nin keşfedip Decca’dan çıkan o meşhur La Traviata kaydında Violetta’yı söyletmesinden itibaren 90’ların sonu-2000’lerin sonu arası primadonna’lığına soyunduğu iddialı yapımları sadık bir ilgiyle takip ettim. O yıllarda söylediği Mimi, Magda, Juliette, Marguerite rolleri, zamanla Gheorghiu’nun imza rollerine dönüştü. Fiziksel güzelliği, sahne karizması ve oyunculuk gücü benzersiz sesiyle her buluştuğunda Gheorghiu aşılmaz oluyordu. Onun ardından ünlü olan gençlere bakınca 48 yaşındaki Gheorghiu’nun cazibesinden hiçbir şey yitirmeyen fiziği, binbir renge bürünebilen o karakteristik sesiyle kendi kulvarında hala ‘bir numara’ olduğu söylenebilir.

Violetta’nın ardından 2000’li yılların ortasında Tosca gibi çok zorlu bir spinto rolde dinledik Gheorghiu’yu ve yine çok sevdik. Fransız repertuvarına ‘eş durumu’ndan girdi ama o kulvarın da en iyilerinden biri oldu. Massenet’nin Manon ve Werther, Gounod’nun Romeo et Juliette ve Faust operalarında, birkaç ay önce boşandığı Sicilya kökenli Fransız tenor Roberto Alagna ile birlikte alkışlandı Gheorghiu. Alagna ile Carmen’i de denemek istedi ama üstesinden gelemeyeceği kadar koyu tonlara sahip bu rolden 3 yıl önce çekildi, sonradan yaptığı kayıt da beğenilmedi. Son olarak, Cilea’nın Adriana Lecouvreur rolüne müthiş bir yorum getiren Gheorghiu’nun Jonas Kaufmann’la yaptığı Adriana DVD’sini bu yıl ödüllendiren ICMA jüri üyeleri arasında ben de vardım.

Bu yılın ilk yarısını gergin geçirdi Gheorghiu. 1996 yılından beri evli olduğu, haklarında son yıllarda ha ayrıldı ha ayrılacak yorumları yapılan yıldız tenor Roberto Alagna ile bu yılın başında boşandılar. 2000’li yıllarda opera dünyasında fırtına gibi esen ikiliye Gheorghiu’nun rakipsiz olmanın özgüveniyle abarttığı kaprisleri, son dakikada temsil iptal etme huyu yüzünden ‘operanın Bonnie ve Clyde’ı’ lakabı takılmıştı (Gheorghiu’nun şu yakınlarda yine yoğunlaşan Metropolitan iptalleri, kurumun genel müdürü Peter Gelb’i isyan ettirmiş durumda). İlişkileri gittikçe yıpranan çift boşanma sürecinde ‘aile içi şiddet’ iddiasıyla da gündeme geldi (Gheorghiu, Alagna’nın kendisine babasının önünde tokat attığını basına açıkladı).

Tedor Ilincai-Angela Gheorghiu-Ramon TebarYazının başında da belirttiğim gibi Gheorghiu’yu Festivalin açılış konserinde tüm sıkıntılarını aşmış bir ruh hali içinde, olağanüstü rahatlamış gördüm. 2007 yılında İstanbul Müzik Festivali’nde verdiği konserden sonra Türkiye’ye ikinci kez geliyordu. En büyük sahnelerde canlandırıp üstüne bir de kaydettiği tüm önemli rollerini ardı ardına sıraladı, genç tenor Teodor Illincai ile popüler düetler seslendirdi, Ramon Tebar yönetimindeki CSO da operalardan senfonik bölümler icra etti. İlk yarının başındaki Figaro’un Düğünü aryası ve La Traviata’dan ‘Parigi o cara’ düeti ısınma turları niyetineydi ama ısındıramadı. Mefistofeles’den ‘L’altra notte’ aryasına o her zamanki müthiş (abartılı bir dramatizm sergilediğini yadsımayacağım) yorumunu getirdiğinde ise dinleyici kıskıvrak avucundaydı! İkinci yarı başında Otello’dan aşk düetindeki yorumuna hislenmediğime şaşırmadım, ne de olsa ‘onun rolü’ değildi Desdemona. Massenet’nin Cherubin operasından aryayı ise mandolin eşliğinde cilveli söyleyişi hoştu.

Konserde üç ayrı tuvalet giydi Gheorghiu. Bembeyaz tüllerle kuşanıp ‘Draculette’ olmanın (Güneşe çıkmadığı için fildişi yüz rengini koruyan Romen sanatçının bir lakabı da budur) hakkını verdiği konserin son bölümünde Rusalka’dan Ay Şarkısı’nı söyledi (Desdemona’yı da bu giysi içinde söylese iyi olurdu hani). Bir Violetta aryası söylemeyişine üzülürken, klasik yorumlarından biri olan ‘O mio babbino caro’yu hiç olmazsa bis’e saklayışına sevindim, Illincai ile sahnede flört edercesine dans ettiği dakikaların tadını çıkardığım sırada, şu yakınlarda Florida Operası’nın müzik direktörlüğüne getirilen şef Ramon Tebar’la göz temasını konser boyunca gayet yoğun tutmasını da not ettim. Ağaç (Copacul) adlı coşturucu Romen halk şarkısında sadece yurtsever değil, aşık olduğu adamdan ayrılan ama ‘yıkılmadım ayaktayım’ mesajı veren bir kadın vardı karşımızda. Üç Romen sanatçı birlikte müzik yapmaktan dolayı gayet mutluydular ve bu mutluluğu, konserin sonunda bravolar eşliğinde ayağa fırlayan izleyiciye yansıtmayı bildiler.

Gheorghiu’nun partneri olan ünlü tenor Teodor Ilincai’yi 2009 yılında Bükreş Operası’nda Macbeth’te izleyip şöyle yazmışım: ‘Gecenin kahramanı ise, Macduff söyleyen gencecik Romen tenor Teodor Ilincai idi. Eğer çok çalışır, şansı da yaver giderse yurttaşı Gheorghiu gibi o da en büyük sahnelerde söyleyebilecek kumaşa sahip muhteşem bir ses.’ Illicai’nin sesi dört yılda iyice açılmış, hilafsız Pavarotti’ye dönmüş. Ama nüans ve renklendirme bakımından eksik kalmış; Gheorghiu sesini binbir renge büründürüp gölgelendirmekte ne kadar ustaysa Illincai renk ve gölge anlamında bir o kadar eksik. Kısacası, böyle muhteşem bir ses dümdüz söyleyişle harcanıyor.

3 saat süren konserin başında devlet sanatçımız Suna Kan’a onur ödülü takdim edildi. CSO üyeleri, ses yükseltici kullanıldığı için metalik tınlayan seslendirme düzeni başta olmak üzere bir açıkhava konserinden beklenebilecek sahne üstü zorluklara rağmen büyük bir gayret sergiledi. Oğuzhan Kavruk ve Artemis Sis Balkız Otello ve Manon Lescaut’daki sololarını başarıyla icra ettiler.

Roberto Alagna 28 Kasım’da Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’yla gala konseri vermek üzere İstanbul’a geliyor. Göreceğiz bakalım, boşanma Gheorghiu’ya olduğu kadar Alagna’ya da yaramış mı?

Bu yazının kısa versiyonu Radikal gazetesinin 27.08.2013 tarihli nüshasında yayımlanmıştır. 

Argerich ve Kremer birlikte ilk kez İstanbul’a geliyor!

Biraz önce aldığımız habere göre,argerich İstanbul Kültür Sanat Vakfı, klasik müziğin iki dev ismi Martha Argerich ve Gidon Kremer’i, İstanbul’da ilk defa birlikte ağırlamaya hazırlanıyor. Müzikal işbirliklerini 30 yılı aşkın süredir devam ettiren ve birlikte gerçekleştirdikleri her konser, her kayıt başlı başına bir müzikal ziyafet sayılan Gidon Kremer ile Martha Argerich, Berrin Erengül ve Eva Barlas eş sponsorluğunda, 26 Kasım Salı gecesi saat 20.00’de Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda aynı sahnede buluşacak.

Bu çok özel konserin biletleri, 7 Eylül Cumartesi günü satışa çıkıyor!

Çağının çok ötesindeki katil besteci

CarloGesualdo1590 yılında yatak odasında bastığı karısını âşığıyla birlikte öldüren İtalyan besteci Carlo Gesualdo’yu müzik tarihinde benzersiz kılan şey, katilliğinden de öte, madrigallerinin çağının çok ötesine geçen maceracı müzik dili.

Müzik tarihinde ‘suç işlemiş’ besteci var mı? J.S.Bach 1717 yılında Weimar Dükü’nün sarayından ayrılmak istediği için, ceza niyetine bir ay hapse tıkılmıştı. Meşhur ‘Bülbül’ bestecisi Alexander Alyabiev 1825 yılında, bütün gece kumar oynadığı adam gizemli bir cinayete kurban gidince tutuklanıp sürgüne yollanmıştı. Wagner ise 1848 ayaklanmaları sırasında Dresden’de isyancılar için gözcülük yapıp el bombası imal ederek otoriteye karşı başkaldırma suçu işlemişti. Ama bu suçlar, İtalyan besteci Carlo Gesualdo’nun işlediği o korkunç  çifte cinayetle kıyaslandığında, nerdeyse masumane eylemler sayılır.

1566 doğumlu Venosa Prensi Carlo Gesualdo’nun 16 Ekim 1590 tarihinde Napoli’nin göbeğindeki sarayında işlediği çifte cinayetin müzik tarihinde bir benzeri daha yok. Pescara Markizinin kızı Donna Maria d’Avalos, Gesualdo’nun 1586 yılında evlendiği kuzenidir. Bu tarihten iki yıl sonra yakışıklı Andria Dükü Fabrizio Carafa ile aşk yaşamaya başlayan Maria, yasak ilişkisini Gesualdo’dan iki yıl boyunca saklamayı başarır. Ta ki, katliam günü gelip çatana kadar… O gün, ava gitme bahanesiyle Napoli’nin San Domenico Maggiore meydanına bakan sarayından ayrılan Prens yarı yoldan geri döner, önceden yedeklerini yaptırdığı anahtarlarıyla kapıları açarak yatak odasında karısıyla aşığını basar. Gözü öylesine dönmüştür ki, ikiliyi defalarca bıçaklar, kurşunlar; tüm öfkesini çıkardıktan sonra ‘günahkar bedenleri’ sarayın dış kapısının önüne atar. Burada sadeleştirerek anlattım; cinayetin nasıl işlendiği, o gün bütün ayrıntılarıyla tutulan ve ne ilginçtir ki günümüze kadar ulaşan polis kayıtlarında mevcut.

Castello_di_Gesualdo

Bu hunharlığı sıradan biri yapsaydı cezası herhalde idam olurdu ama Gesualdo Venosa Prensi’ydi yani nüfuzluydu. Yargılanma ihtimali yoktu ama o kaçmayı tercih etti çünkü bu katliamın intikamının alınmak isteneceğinden ürküyordu. Napoli’ye yüz kilometre ötedeki bir tepede kurulu Gesualdo kasabasında bulunan şatosuna sığındı. 1594 yılında Leonora d’Este ile ikinci evliliğini yapan Gesualdo aynı yıl Ferrara’ya gidip burada besteci Luzzaschi ile çalıştı (Çocukluğundan beri müzikle içli dışlı olan Gesualdo lavta ve klavsen çalıyordu). Rönesans ve erken barok dönemin dindışı vokal müziği olan madrigallerden oluşan ilk kitabını bestelediği Ferrara’yı bırakıp yeniden şatosuna dönerek burada ölene kadar münzevi ama müzikle, madrigalle dolu bir hayat yaşadı.

Gesualdo’nun, her biri beş ses için bestelenmiş toplam altı madrigal kitabı mevcut. Onu müzik tarihinde benzersiz kılan şey, katilliğinden de öte, madrigallerinin çağının çok ötesine geçen maceracı müzik dili. Gesualdo’dan sonra 19’uncu yüzyıla gelene kadar hiçbir besteci teknik açıdan bu kadar ileri bir müzik yazamamıştır. Sıradışı armonik ilerleyişler, beklenmedik akorlar, vahşi bir kromatizm Gesualdo madrigallerine damga vuran cüretkar yenilikler. Dönem madrigalistlerinin hepsinde var olan ‘sözcük renklendirme’ tekniği Gesualdo’da çok ileri safhaya ulaşmıştır. Metinlerini de kendisinin yazdığı sanılan madrigallerinin sözlerinde aşk, acı, ölüm, ıstırap, vecd o kadar kilit konumda yer alır ki insan bu sözcükler üzerindeki ısrarın ardında yatanı merak ediyor. Aslında nedeni apaçık: Gesualdo işlediği cinayetlerden duyduğu pişmanlığı karanlık ve huzursuz madrigalleri yoluyla dile getirmeye çalışmıştır.

Gesualdo’nun yaşamının son yıllarında iyice depresyona girip, şatosunda vücudunu uşaklarına her gün düzenli biçimde kırbaçlattığı söylenir. Gesualdo o cinayetleri işlemeseydi eğer, yüzyıllar sonra Stravinski’ye bile esin kaynağı olacak bu devrimci madrigalleri yazabilir miydi? Kimbilir? Peki neden şimdi Gesualdo? Çünkü 1613 yılında, şatosunda münzevi bir hayat sürerken öldü katil besteci. Sırlarını, pişmanlığını, acılarını yanına katıp bu dünyadan göçeli tam 400 yıl oldu.

Carlo Gesualdo’nun karanlık dehasını daha yakından tanımak isteyenler için yapılacaklar listesi:

*Madrigalleri arasından öncelikle, 1611 yılında 5 ses için yazdığı ‘Moro, lasso, al mio duolo’ adlı en ünlü olanı dinlenebilir

*Glenn Watkins’in Oxford’dan çıkan ‘Gesualdo: The Man and His Music’ adlı kitabı okunabilir

death for

*Werner Herzog’un Gesualdo’nun hayatını irdelediği ‘A Death for Five Voices ’ adlı belgeselin DVD’si izlenebilir

*Alex Ross’un Andante dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında yayımlanan ‘Karanlıklar Prensi Gesualdo’ adlı makalesi okunabilir

*Enis Batur’un YKY’den çıkan ‘Gesualdo-Bir Tema için Çeşitlemeler’ adlı kitabı okunabilir

Bu yazı Serhan Bali’nin Radikal gazetesindeki köşesinde 13 Ağustos 2013 tarihinde yayımlanmıştır.

Müzik Anadolu yollarında

Yıllardır dünya üzerinde irili ufaklı pek çok klasik müzik festivalini izleyen biri olarak bu rüzgârın son yıllarda Anadolu’ya da yayılmasını çok önemsiyorum.

Yaz mevsimi yazılarımı takip eden bazı okurlarım, işi gücü bırakıp yurtdışında o festival senin bu festival benim sürekli gezdiğimi sanıyor olabilirler (Arada bir böyle yorumlar almıyor değilim çünkü). Elimden geldiğince, özellikle Avrupa’nın dağları, gölleri, şatolarında her yıl olağanüstü bir ihtimamla hazırlanan klasik müzik festivallerinin kimini uzaktan kimini yakından takip etmeye gayret ediyorum. Yaz ayları sökün ettiğinde bendenizde nükseden bu ‘yerinde oturamama’ durumu aslında bir zaruretten kaynaklanıyor. Yağmur, çamur, kar demeyip sezonun bütün yükünü çektikten, binlerce saat müzik dinleyip izledikten sonra yazın da aktif müzik takipçiliğinden kopamamanın arkasında yatan bir şeyler olmalı, öyle değil mi? Çok karışık bir mevzu değil aslında; müziği yaz aylarında sevdiğim yorumculardan alışık olmadığım mekânlarda dinlemek bünyemde bir süre sonra ciddi bir gereksinim halini alıyor. Gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi de sevdiğim için bavulu haziran-eylül döneminde evin uzak bir köşesine kaldırmak mümkün olamıyor.

Ülkemizde 1970’li ve 80’li yıllarda ‘müzik festivali’ namına sadece İstanbul ve Ankara müzik festivalleri vardı. Lakin haziran ayının sonuna gelindiğinde çoğu müziksever ekimdeki sezon açılışını beklemek zorunda kalır; varlıklı azınlık ise yurtdışındaki klasik müzik festivallerini temaşaya çıkardı. Bu ikilinin ardından ilk ciddi atağı, 1986 yılında yine bir Eczacıbaşı (Bu kez ailenin İzmir kolu) yatırımı olarak ortaya çıkan ve varlığını bugüne kadar sürdürebilen İzmir Müzik Festivali gerçekleştirdi. 1990’lı yılların sonu ama özellikle 2000’li yılların başından itibaren Türkiye bu alanda da önemli açılımlar yaşıyor. Bu yıl 20’nci yaşını kutlayan Aspendos Opera ve Bale Festivali, DOB Genel Müdürlüğü’nün sonraki yıllarda başlatacağı festivallerin öncüsü olduğu gibi, ‘müzik festivali’ fikrinin Anadolu’ya yayılmasında önemli bir aşamadır.

Yıllardır dünya üzerinde irili ufaklı pek çok klasik müzik festivalini izleyen biri olarak bu rüzgârın son yıllarda Anadolu’ya da yayılmasını çok önemsiyorum. Sezon içinde müziğe ciddi meblağ ayıran büyük şirketler izleyicinin ilgisini görüp yaz festivallerine de artık daha fazla fon ayırıyor; ya mevcut bir festivali destekliyor ya da bir festivali sıfırdan alıp geliştirme yoluna gidiyor. Müzisyenlerimiz için de seviniyorum. Eskiden 3-4 ay zorunlu yaz tatili yaparlarken ülkedeki festival sektörünün gelişmesiyle birlikte yaz mesaileri ve tabii gelirleri arttı. Müzisyenlerin sanatlarından kopmamaları, bir sonraki sezona hazırlıklı girmeleri ve körelmemeleri bakımından festivaller çok önemli. Oda müziği konserlerinin sezonda talep görmeye başlaması yaz festivallerimizde de bu türe yer açılması sonucunu doğuruyor. Müzisyenler yaz-kış birlikte müzik yapmanın keyfini çıkardıkları gibi bu alanda her yıl farklı birlikteliklerle karşılaşan izleyicinin bu etkileşimlerin tadına varmayı kanıksayıp oda müziğine yönelik sevgi ve beklentisi artıyor.

Son olarak, gittikçe kalınlaşan festival takvimimizin kalan sayfalarını çevirelim. En yenilerden biri olan İstanbul Opera Festivali’ni geride bıraktık. Aspendos Festivali’nin 10 yıl sonra kurulmasına öncülük ettiği Bodrum Bale Festivali’nin 11’incisi bu yıl 7-21 Ağustos günleri arasında yapılıyor. Doğuş Grubu’nun dokuzuncu yılına taşıdığı D-Marin Turgutreis Klasik Müzik Festivali 24-25/27-28 Ağustos günlerinde izlenebilir. Klasik Keyifler Derneği oda müziğiseverleri bu yıl 25 Temmuz-22 Ağustos arasında dördüncü kez Kapadokya’ya bekliyor. 15 Temmuz’da başlayan Gülsin Onay’ın Gümüşlük Festivali ise 16 Ağustos’ta sona erecek. Güz dönemi festivalleri arasında biricik konumda bulunan, Fazıl Say’ın kurup 14 yaşına getirdiği Antalya Piyano Festivali ise bu yıl 8-30 Kasım günleri arasında. Ülkemdeki klasik müzik festivallerinin sayısı arttıkça bu alandaki dışa bağımlılığımın gittikçe azaldığını hissediyor, mutlu oluyorum.

Bu yazı, yazarın Radikal gazetesindeki köşesinde 6 Ağustos 2013 tarihinde yayımlanmıştır.

Pavarotti’nin yeni ortaya çıkan kaydı Ekim’de piyasada

pavarotti

”Tiz Do’ların Kralı” Luciano Pavarotti’nin yeni ortaya çıkartılan en erken tarihli ses kaydı önümüzdeki Ekim ayında Decca tarafından yayınlanacak. 25 Ağustos 1963 tarihinde, henüz 27 yaşında adı sanı duyulmamış bir tenorken bir İngiliz TV programı olan ”Sunday Night at the London Palladium”da söylediği ”Che Gelida Manina” adlı ünlü aryanın kaydı, efsanevi tenorun dul eşi Nicoletta Mantovani tarafından ortaya çıkarıldı. Pavarotti, hastalanan tenor Giuseppe di Stefano’nun yerine son dakikada bu programa çıkmış.

Sanatçının sağlığında bütün kayıtlarını yayınlayan Decca firması, bu sürpriz Puccini kaydını, Ekim ayında çıkartacağı ”Pavarotti: 50 Greatest Tracks” adlı 2 CD’lik antolojinin içinde sunacak. Decca’nın, kaydı piyasaya sürmesinin karşılığında Luciano Pavarotti Vakfı’na 22 Milyon Avro bağışta bulunacağı açıklandı.

Andante’nin Gesualdo kapağının ardındaki yıldız eleştirmen

alex rossAndante’nin Temmuz-Ağustos 2013 yaz sayısının kapağındaki yerini ”sinsice” alan Venosa Prensi Carlo Gesualdo kapağımızın renginden de anlaşılacağı üzere, kanlı ve karanlık bir besteci… Öyküsünü kapak yazımızda okuyacaksınız. Ben burada yazının sahibine dikkat çekmek istiyorum. Alex Ross, yaklaşık son 20 yıldır, Amerikan klasik müzik eleştirmenliği dünyasının harika çocuğu olarak görülüyor. Çocuk dediysem lafın gelişi, adamcağız şu an 40′lı yaşlarını sürüyor. Engin zekası, bilgi birikimi, görüş açısı, çalışkanlığı ve güçlü kalemiyle ABD’de klasik müzik eleştirmenliği alanına son 20 yıldır damgasını vurmuş bulunuyor Alex Ross. Kariyerine başladığı New York Times gazetesinin ardından New Yorker dergisinin klasik müzik eleştirmenliğini yapıyor son birkaç yıldır. The Rest is Noise adlı şahsi blogu çok okunuyor; bu blogunda gevezeliğe meydan vermeden, düşüncelerini özlü biçimde aktarışı çok seviliyor. Ben de yıllar önce keşfettiğim ve günden güne büyüyen bir ilgiyle yazılarını ve eleştirilerini silip süpürdüğüm Alex’e bundan birkaç yıl önce yazılarını Andante’ye de vermesi teklifinde bulunmuş ve onayını almıştım. Andante okurları hatırlayacaklardır, Alex için Gerisi Gürültü (Blogunun Türkçe ismi) adında bir köşe yapmış ve çok güzel yazılarını basmıştık (Wagner-Bayreuth, Klasik müzikte alkış vs.). Alex’in blogunun ismini verdiği kitabı da büyük ilgi toplamış, Pulitzer ödülüne aday gösterilmiş, hatta Türkçe yayım hakları bile alınmıştı (Alındı diyorum, basıldı diyemiyorum çünkü Dost Kitabevi’nin kitabın Türkçe haklarını satın aldığını öğrenmeme rağmen, kitabı basılmış halde elimize almak hala mümkün olmadı). Ross’un düşünceleri, kitabı, blogu ve popülaritesi günümüzde her eleştirmene nasip olmayacak bir sonuca daha yol açtı ve Londra’daki South Bank Center geçen sezon The Rest is Noise adında bir müzik festivali düzenledi. Alex’in daha önce New Yorker’da yayımlanmış Gesualdo yazısını kendisinin de rızasını alarak Andante’de yayımlamaktan dolayı mutluyuz. Alex bu tafsilatlı makale için yaşamını sürdürdüğü New York’tan kalkıp Napoli’ye gitti; orayla da kalmayıp şehre çok yakın mesafede bulunan katil prensin o sıralarda restorasyon geçiren Gesualdo köyündeki şatosunu da ziyaret etti ve izlenimlerini yazısında toparladı. Yoğun kromatik dilinden dolayı, Prensin yaşadığı dönemden ziyade yüzyıllar sonrasına ait olarak görülen, Stravinski’nin hayranlığını sürekli ifade ettiği Gesualdo’un o muhteşem madrigalleri hangi haleti ruhiye içinde yazdığını merak edenler, Alex’in bu usta işi incelemesini ilgiye okuyacaklardır umarım.

Borusan Dörtlüsü Karahisar Kalesi türküsünü çalıyor

Borusan-Quartet-Hatice-Gokce-7

”Karahisar Kalesi” adlı güzel türküyü son olarak Afyon’un Dinar ilçesinde geçen Mayıs ayı sonunda düzenlenen Marsyas Festivali’ni izlediğim sırada halk ozanı bağlama üstadı Cengiz Özkan’dan dinleyip tadına doyamamıştım.

Borusan Dörtlüsü lideri kemancı Esen Kıvrak’ın eşi Anıl Acun Kıvrak’ın Andante’nin Facebook sayfasında yayınladığı yeni bir videoda aynı türkü bu kez besteci Oğuzhan Balcı’nın düzenlemesiyle ilginç bir hale bürünmüş. Dörtlü türküyü, Afyonlu olan Borusan Holding kurucusu rahmetli Asım Kocabıyık’ın anısına Süreyya Operası’nda, Can Aykal’ın tonmaysterliğinde yapılan bir kayıtta seslendirmiş. Bu mahzun Batı Anadolu türküsünü bu haliyle de sevdim. Linki burada.

2014 Leipzig Bach Festivali’nin kapanış konserini izlemek hala mümkün

bach fest

Almanya’nın dünyaca ünlü Leipzig Bach Festivali her yıl J.S.Bach’ın ya iki büyük pasyonundan biriyle ya da Si minör Missa’sıyla kapanır. Dönüşümde sıra bu yıl Yuhanna Pasyonu’ndaydı. Orkestra, Leipzig’in, Bach Festivali’nin de yerleşik topluluğu olan Gewandhaus değil Freiburg Barok Orkestrası’ydı. J.S.Bach’ın günümüzdeki halefi olan Aziz Thomas Kilisesi kantoru Georg Christoph Biller yönetimindeki Freiburg Orkestrası Bach Festivali’nin her yıl merakla beklenen ama festivalin kapanışını temsil ettiği için de hüzünle karşılanan bu son konserinde solistler ve Leipzig’in 800 yıllık Thomaner Korosu’na eşlik ediyordu. Konserin, Arte TV tarafından yapılan canlı yayınını, kanalın internet sitesinden buraya tıklayarak izlemeniz mümkün.