İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 30 Ocak 2014 tarihinde düzenlenen ”Sanat Yönetiminde Yeni Arayışlar: Sanat Konseyi Modeli” konulu konferansın ikinci bölümünde yaptığım konuşmanın kesilmemiş versiyonu aşağıdadır:
Değerli konuklar, hepinizi saygıyla selamlarım.
Buraya konuşmacı olarak davet edilmemin iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi, Türkiye Sanat Kurumu üzerine Radikal gazetesi ve Andante dergisinde yayımlanan yazılarım. İkincisi, kendine özgü şartlara sahip, kapalı bir yapı olduğu düşünülen opera-bale-dans-koro-çoksesli çalgı müziği alanında 15 yıldır yazar-yayımcı olarak aktif biçimde yer almam. Başından itibaren, yazılarımda sakin ama kararlı bir duruş sergilemeye çalıştım. Camiam, Türkiye’nin sanat politikasının geleceğinden bağımsız olarak, her şeyden öte geleceklerini ilgilendiren bir sorun olarak gördükleri TÜSAK konusunda doğaldır ki hassaslar. İşlerini kaybetme korkusundan doğan endişe, duygusal tabiata sahip sanat emekçilerini üzüyor ve gerginleştiriyor. Ben bu yasanın çıkmasıyla işini kaybetmesi muhtemel insanlardan biri değilim. Nesnel olmaya gayret eden, hükümete model olan İngiliz Sanat Konseyi’ni yakından tanımak için çalışmalar yapmış bir yazarım. Olaya bu gözle baktığımda, bu şekliyle yasalaşması durumunda, ülkenin nitelikli sanat üretimi ortamında deprem etkisi yapacağını gördüğüm TÜSAK’ın olumsuz yönlerini dile getirme ve yetkililerin dikkatini çekme sorumluluğu taşıyan bir yazar sıfatıyla burada konuşacağım.
Türkiye’nin kültür-sanat üretiminde bir çatı örgütlenme işlevi görecek olan ‘Sanat Kurumu’ olgusuna konsept itibariyle sıcak bakıyorum. Türkiye’nin sanat ortamının bugünkünden daha çağdaş, daha verimli, daha özgür ve özerk, daha katılımcı olmasını gönülden arzuluyorum. Kaynakları daha verimli kullanacak, ülkemizin uzun vadeli kültür politikalarını oluşturup yürütecek bir çatı kuruma sahip olmalıyız. Ama TÜSAK bu ihtiyacı karşılamaktan uzak. Çünkü, her şeyden öte, sanatın özgür, sanat kurumlarının özerk olması gerektiği açıktır. TÜSAK bu ülkede yaşayan bizlere özgür ve özerk bir sanat ortamı vaat etmiyor. Camiamın, tasarı böyle yasalaştığı takdirde, meydana getireceği şiddetli depremde yıkıntılar altında kalacağını da görebiliyorum. Burada amaç TÜSAK’ı bu sayede enine boyuna irdelemek ve Türkiye’yi layık olduğu çağdaş sanat üretimi ortamına kavuşturmak için nelerin yapılması gerektiği konusunda uzlaşmak. Ben de, bu katılımcı ortamı bizlere sağladığı için, Bilgi Üniversitesi Kültür Politikaları ve Yönetimi Araştırma Merkezi’ne ve British Council’a teşekkür ederim.
Sizleri tarihte kısa bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Tasarının yasalaşması halinde tarihe karışacak sanat kurumlarının kısa bir öyküsü bu. Bu kurumlar ne zaman ve neden kuruldu? Hangi aşamalardan geçerek bugünlere geldi? Bu geçmişi sunmamın iki nedeni var. Aramızdaki yabancı dostlara Türkiye’nin sahne sanatları alanında ulaştığı yeri göstermek, bu ülkede yaşayanlara da hatırlatmak. İkincisi, bu yasayla kaybedip yerine yenilerini koyamayacağımız değerlerin ne olduğunu anlatabilmek.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923 yılından itibaren kendisine örnek aldığı Batı medeniyetinin opera, bale, dans, koro ve çalgı müziğini içselleştirmek yolunda üstün gayret sarf etti. Bu uğurda Batının en temel kültürel değerlerinden biri olan çoksesli müziği ülkeye yayma politikası güttü. Atatürk geleneksel Türk müziğine gönülden bağlıydı ama Batının bin yılda ürettiği çoksesli müzik sanatına hayrandı. Bu alanda öyle inançlı bir liderdi ki, cumhuriyetin ilan edildiği tarihten 1 yıl sonra Ankara’da müzik öğretmenlerini yetiştiren okulu kurdu. Ünlü besteci Paul Hindemith, aldığı davet üzerine o yıllarda Ankara’ya gelerek, çoksesli müzik alanında yapılması gerekenleri raporlara döktü. Cumhuriyetin ilk yüksek müzik okulu olan Ankara Devlet Konservatuvarı 1936 yılında kuruldu. Bu konservatuvarın ilk mezunları Türkiye’de 1941 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün huzurunda sahnelenen ilk opera temsillerini hazırladılar.
Türkiye’de opera ve bale sanatları, uzun bir süre boyunca, tiyatronun şemsiyesi altında gelişti. Demokrat Parti iktidarıyla yeni bir döneme girilmesinden bir yıl önce, 1949 yılında kurulan Devlet Tiyatroları, bünyesinde tiyatro, opera, bale dallarını barındırıyordu. Devlet Opera ve Balesi tiyatrodan bağımsızlığını 1970 yılında ilan etti. Çıkartılan özel yasayla Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü adını alarak Kültür Bakanlığı’na bağlandı. İstanbul’da ise 1960 yılından beri İstanbul Şehir Operası adıyla faaliyetini sürdüren topluluk 1970 yılında İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü adıyla merkezi yapıya bağlandı. İstanbul’u 1982’de İzmir, 1990’da Mersin, 1997’de Antalya, 2008’de Samsun opera ve bale müdürlükleri izledi. Bugün Türkiye’de, merkezi Ankara’da bulunan Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü çatısı altında, Ankara dahil 6 şehirde opera ve bale müdürlükleri faaliyettedir. Türk insanı İstanbul’da yabancı opera kumpanyalarının 1800’lü yıllardan itibaren verdikleri temsillerle opera sanatına kısmen de olsa aşinaydı ama tüm unsurlarıyla ‘yerli’ olan opera-bale sanatlarının bu topraklardaki geçmişi 73 yıldır. Bu, hiç de azımsanacak bir miras değildir.
Türkiye’de senfoni orkestrası geleneğini 1826 yılında kurulan musika-i hümayun adlı askeri bandoya kadar götürebiliriz. Bu bando cumhuriyetin kurulmasından sonra dağılmayıp Atatürk’ün isteğiyle Ankara’ya taşındı ve 1932 yılında Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası adını aldı. 1957 yılında çıkartılan özel bir yasayla, işleyişi bugünkü şekline kavuştu. Bugün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ismini kullanan orkestranın cumhurbaşkanlığı kurumuyla organik bağı bulunmuyor. Orkestra Kültür Bakanlığı bünyesinde 1935 yılında kurulan Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak faaliyet gösteriyor. İstanbul’da ise üyeleri amatör müzisyenler, müzik öğretmenleri ve gençlerden oluşan bir orkestra 1930’lu yıllardan beri faaliyetteydi. Bu topluluğun 1943 yılında verdiği konseri izleyen İsmet İnönü’nün üflemeli çalgıları kastederek ‘borular nerede’ diye sorması üzerine, Cemal Reşit Rey yönetiminde İstanbul Belediye Konservatuvarı’na bağlı olarak kurulan İstanbul Şehir Orkestrası ilk konserini 1945 yılında verdi. Bugünkü İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası 1972 yılında İstanbul Şehir Orkestrası’nın yerini aldı. İzmir 1975’de, Adana 1992’de, Antalya 1997’de, Bursa 1999’da devlete bağlı senfoni orkestralarına sahip oldu. Türkiye’de bugün devlete bağlı 6 senfoni orkestrası faaliyettedir. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Ankara Devlet Çoksesli Korosu’nun kuruluş yılı ise 1988’dir.
Türkiye’de senfonik müzik geleneği, opera-bale sanat dallarından daha da eskiye uzanıyor. Bu sanat dallarının kökenini oluşturması bakımından, 1924 yılında Atatürk tarafından açılan Musiki Muallim Mektebi yani Müzik Öğretmenleri Yetiştirme Okulu’nu Türkiye’de opera-bale-dans-koro-çoksesli çalgı müziği dallarının örgütlü biçimde yapılmasının miladı olarak kabul etmek mümkündür. Yani 2014 yılında Türkiye’de hem bu okulun kurulmasının hem de Türkiye Cumhuriyeti’nde çoksesli müzik alanında kurumsal düzeydeki çalışmaların başlatılmasının 90’ıncı yılındayız.
90’ıncı yıldönümünde karşılaştığımız tablo manidardır. ‘TÜSAK yasa tasarısıyla Türkiye’nin öncü sahne sanatları kurumları kapatılıyor mu’ endişesi, ülkemizin sanat kamuoyunu aylardır meşgul etmektedir. ‘Opera, bale, dans, koro, çoksesli çalgı müziği toplulukları piyasa ekonomisi mekanizmasına kurban mı edilmek istenmektedir’ sorusu 2013 yılı boyunca gündemimizden düşmemiştir.
Şu saptamayı yapmak zorundayız. Türkiye’de bu sanat dallarında Atatürk ve İnönü’den sonra yani 1950’li yıllardan itibaren ‘devrimci’ ruh kaybedilmiştir. Bu alandaki temel kurumlar Demokrat Parti iktidarına gelene kadar kurulmuş olup yataklarında kendiliğinden akmaya başlamıştır. 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de bu alanda bilinçli bir devlet politikasının varlığından söz edilemez. Konservatuvarlardan mezun olan müzisyenler, müzik eğitimi fakültelerinden mezun olan öğretmenler ve temsiller-konserler vasıtasıyla bilinçlenen halkın talep etmesiyledir ki, sonraki yıllarda, diğer şehirlerimizde de opera kurumları, senfoni orkestraları, konservatuvarlar kurulabilmiştir.
Türkiye’de devlete bağlı sahne sanatları kurumları uzun vadeli kültür-sanat politikamız olmadığı için yıllar boyu kendi hallerine terk edildi. Bunun sonucunda bu kurumlar yönetimsel bakımdan çağın gerisinde kalmış arızalarını da günümüze taşıdılar. Devlet opera ve balesi müdürlükleriyle devlet senfoni orkestralarına bağlı sanatçılar yıllardır 657 diye tabir edilen devlet memurları kanununa tabi olarak iş görmektedir. ‘Sanat’ ve ‘memuriyet’, günümüzün her açıdan rekabetçi ortamında yan yana getirilmesi mümkün olmayan iki kavramdır. Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik’in Türkiye’deki sistemi ‘Sovyetik’ şeklinde tarif etmesi bu yüzdendir. Bu sistemde opera-bale-dans-koro-çalgı sanatçıları devletin sanatçı kadrolarına alındıktan sonra meslekten emekli olana kadar bağlı bulundukları sanat kurumunda çalışma hakkına sahiptirler. Sonraki yıllarda uygulanması gerekli performans ölçüm sisteminin işlememesi ve sanatını iyi yapanla kötü yapan arasında ayrım güdülmemesi, devlete bağlı sanat kurumlarının işleyişinde düzeltilmesi gereken önemli arızalardır.
Rekabetin yoğunlaştığı, özel sermayenin desteklediği sanat kurumlarının kalite çıtasını yükselttiği bir ortamdan devlete bağlı sanat kurumlarının soyutlanması mümkün değildir. Devlet sanat kurumlarında revizyon yapılması gerektiği, performans ölçüm sisteminin yerleştirilmesi, özel sponsorluk yollarının kolaylaştırılması gerektiği hakkında ülkemizde yıllardır havanda su dökülmektedir. Değişen bir durum yoktur çünkü devletin yönetici kadrolarında sanat kurumlarının sorunlarına vakıf ve bu sorunlara çözüm yolu arayan bilinçli politikacılar ve bürokratlar her dönemde az sayıda olagelmiştir. Orkestralarımız 1957, opera-balelerimiz 1970 yılında yapılan yasalarla yönetilmektedir. Sanat kurumlarımızdan da sorunların halli ve daha çağdaş işletim modellerinin benimsenmesi konusunda ya hiç talep gelmemiştir, ya da yapılan talepler siyasetçiler ve bürokratlardan veto yemiştir. 2000’li yıllarla birlikte, sahne sanatları kurumlarında çalışanlardan, kurumların işleyişinde revizyon yapılması gerektiği yönünde çıkan seslerin daha da yükseldiğini görüyoruz.
‘Sovyetik sistem’ gerekçesiyle ‘kangrenli kolu keser gibi’ sanat kurumlarını ‘özelleştirme’ adı altında kapatma anlayışını sorgulamak gerekir. Sanat kurumlarını fabrika kapatır gibi kapatamazsınız. ‘Sanatı ve sanat kurumlarını özelleştiriyoruz’ da çok yanlış bir söylemdir. Sanat kurumları ticari kurumlar değildir ki özelleştirilebilsin. Zarar ettiği için kurtulmak, özel sektöre devretmek gereken ticari kuruluşlar gözüyle bakamayız bu kurumlara.
Ülkenin sanat birikimini oluşturmanın yanı sıra parçası olduğu şehrin kültürel kimliğini oluşturan, her biri köklü geleneğe sahip sanat kurumlarının kapısına kilit vurmanın kolay bir iş olarak görülmemesi gerekir. ‘Değerli sanatçılarımıza hizmetlerinden dolayı teşekkür edip onları emekliye sevk edeceğiz’ sözü inciticidir. Almanya’da her biri farklı geleneğe sahip Baden Baden ve Freiburg radyo senfoni orkestraları için şu yakınlarda alınan birleştirme kararına dünya sanat kamuoyunun gösterdiği tepki sanat kurumlarının kapısına çağdaş dünyada kilit vurmanın hiç de kolay olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.
Türkiye’deki sistemin devletçi karakteri yüzünden global sanat aleminde çok az görülen bir fenomen Türkiye’de son 20 yıldır yaşanmaktadır. Sosyal sorumluluk ilkesiyle hareket eden özel sermayeli kuruluşlar devletin veya yerel yönetimlerin opera-bale-dans-senfoni orkestrası kurumlarının, konser salonlarının, festivallerinin sponsoru olmaktansa kendi orkestralarını, salonlarını, festivallerini kurmak yoluna gidiyorlar. Halbuki bu çok daha meşakkatli bir yol. Devletin sanat kurumları sağlayacakları avantajlarla özel sektör için daha da avantajlı bir konuma gelebilir. Türkiye’de özellikle son 20 yılda yaşanan gelişmeyle birlikte kültür-sanat alanına yapılan özel yatırımların hatırı sayılır bir kısmı sahne sanatları kurumlarına ve etkinliklerine gitmektedir. Borusan Holding 15 yıl önce kurduğu Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’na yılda yaklaşık 5 Milyon Dolar harcamaktadır. Bilkent Holding’in Bilkent Üniversitesi bünyesinde 20 yıldır faaliyet gösteren Bilkent Senfoni Orkestrası’nın bütçesi 6 milyon Dolar’dır. Ülkenin en büyük bankalarından İş Bankası 15 yıl önce kurduğu İş Sanat Konser Salonu için tahminlere göre yılda 2-3 Milyon Dolar harcamaktadır. Yeni açılan Zorlu PSM 300 Milyon Dolar’a mal olmuştur.
Türkiye’de henüz gelişme çağındaki sponsorluk anlayışı, firmaların halkla ilişkiler politikalarına eklemlenmiş biçimde sürdürülmektedir. Firmalar kendi isimlerini veremeyecekleri kültür-sanat yatırımlarına sponsor olmaya yanaşmayacaklardır diye düşünenlere devletin özellikle spor alanında yaptığı esnetmeler örnek gösterilebilir. Falanca süper ligi, filanca kupası gibi örneklerden bahsediyorum. Kendi orkestrasını, konser salonunu, festivalini kurmak gibi her açıdan ağır bir yükün altına girmektense bu yöntem destekçi firmalar açısından daha mantıklı olacaktır.
Türkiye’de yerel yönetimlerin sanata ve sanat kurumlarına verdiği desteğe gelecek olursak. Christopher Gordon’un konuşmasında, İngiltere’deki yerel otoritelerin kültür-sanat alanına yaptıkları harcamayla bu ülkede kültür-sanata en fazla yatırım yapan kesim olduğu ortaya çıkıyor. Bizde ise bu alana çoğunlukla CHP’li yerel yönetimlerin öncelik tanıdığını görüyoruz. Sağcı yerel yönetimler ise bu alanı ‘yapılacaklar listesi’nin genellikle son sıralarına atmaktadır. Bu alanda varlık göstermek gerektiğini düşünen AKP’li belediyeler önceliği Batı kökenli sanatlara değil Türkiye’nin geleneksel sanatlarına tanımışlardır. Aynı tekyönlü bakış açısı CHP’li belediyeler için de çoğunlukla geçerlidir. Orada da geleneksel sanatlarımızı hiçe sayan bir eğilimden söz edebiliriz. Türkiye’de son dönemde belediyeler ölçeğindeki en ciddi ve istikrarlı kültür sanat yatırımları olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Ahmed Adnan Saygun Konser Salonu, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Antalya Piyano Festivali, Kadıköy Belediyesi’nin Süreyya Operası, Bakırköy Belediyesi’nin Leyla Gencer Opera Binası gibi yatırımlarını örnek verebiliriz. Tüm bu belediyelerin CHP’li olması rastlantı değildir. CRR Konser Salonu’nun niteliğini koruyan İstanbul Büyükşehir Belediyesi AKP’li belediyeler içinde istisnai bir örnek. Şimdiki Ankara Büyükşehir Belediyesi, yapımı yılan hikayesine dönen Ankara Opera Binası projesini çoktandır rafa kaldırmış bulunuyor. Bir sonraki seçimde bu yerel yönetimler başka ellere geçtiğinde bu sanat kurumları varlıklarını sürdürebilir mi sorusu Türkiye gerçekleri ışığında belirsizliğe mahkumdur.
Üniversitelerde durum farklı değildir. 1990’lı yıllarda göreve gelen rektörlerin kararıyla kurulup 2000’li yıllarda göreve gelen rektörlerin kararıyla tarihe karışan üniversitelere bağlı oda müziği toplulukları -Denizli, Malatya örneklerinde olduğu gibi- yine Türkiye’nin gerçekleridir. Neden sarkaç gibiyiz? Çünkü Türkiye’de cumhuriyetle başlayan kültürel kırılma sonucu oluşan iki kutbun temel mücadele alanlarından biri kültür-sanat alanıdır. Burada derin bir ideolojik yarılma yaşıyoruz. Örneğin konu müziğe geldiğinde bu iki kutbun temsilcileri Atatürk’ün geleneksel Türk müziğini mi yoksa Batı müziğini mi sevdiği konusunda bile aralarında şiddetli bir tartışmaya girebilmektedirler. Bakanlığın bu yasanın gerekçesinde ‘kültür-sanat alanına rekabet ve çoğulculuk kazandırılması’ vurgusundan ben bunu anlıyorum. Şöyle düşünüldüğünü var sayıyorum: ‘Kültür-sanat alanı bugüne kadar tek bir zümrenin elindeydi, bundan sonra benim ideolojimi paylaşan insanlar devletin bu alandaki kaynaklarının kime gideceğini belirleyecek. Halkın çoğunluğunun rıza göstermediği, anlamadığı, izlemediği, dinlemediği sanatlara devlet destek vermeyecek.’
Türkiye’de opera-bale-dans-koro-senfoni orkestrası gibi, Türkiye’nin modernleşme yolundaki çabalarının en önemli ayakları arasında yer alan sanat kurumları ve sanatçılar 1924-1950 yılları arasında salonun baş köşesinde oturtulurken, 1950-2014 yılları arasında gitgide kapıya doğru buyur edilir olmuşlardır. Bugün ise kendilerini her an kapı dışarı edilmeye hazır konumda görmektedirler. Atatürk’ün 1934 yılında ülkemizi ziyaret eden İran Şahı’nın onuruna ulusal bestecimiz Adnan Saygun’a bir opera besteletmesi ve şahın huzurunda sahneletmesi bugünü yaşayan bizlere çok uzak ve anlaşılmaz geliyor.
Konuşmamdan yola çıkarak, bahsi geçen sahne sanatları kurumlarını bebeklikten yetişkinliğe geçememiş, emziği hala ağzında kurumlar, beni de onların sözcüsü olarak görenler çıkabilir. Dillendirildiğine şahit olduğumuz, ‘bugüne kadar baş köşedeydiniz, tüm nimetlerden yararlandınız. Hala ayaklarınız üzerinde duracak seviyeye gelemediyseniz bu sizin sorununuz, sonuçlarına da katlanacaksınız’ tavrını kabullenmek mümkün değildir. Böyle düşünenleri, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kültür-sanat alanını yücelten politikalarını incelemeye davet ediyorum.
Devletler arasındaki önemli rekabet zeminlerinden biri de kültür-sanattır. Günümüzde devletler bu alandaki kurumların niteliği, oluşturmaya çalıştıkları gelenek ve başarılarıyla varlık ve prestij kazanıyorlar. Buraya daha bu sabah Bakü’den geldim. Devlet orada Haydar Aliyev’in isminin verildiği muazzam bir kültür sarayı inşa etmiş, içine de harika bir konser salonu kondurmuş. Arap yarımadasındaki İslam ülkeleri çağdaş görsel sanatlarda olduğu gibi çoksesli çalgı müziği, opera, bale alanlarında da orkestralar, operalar, festivaller düzenleyerek saygın bir devlet olma yolunda öne çıkmaya çalışıyor. Avrupa Birliği üyesi olmak isteyen Türkiye ise bu alanda 90 yılda elde ettiği kazanımları, ülkenin çağdaş yüzünü sergilemekte kullanmayı bir kenara bırakın adeta elinin tersiyle itiyor.
Türkiye’de 1950-2014 yılları arasında kapıya doğru ilerleyen bu sanat dalları ne yazıktır ki AKP iktidarı süresince Türkiye’de hiç yaşanmadığı ölçüde yalnızlaştırılmış, üvey evlat muamelesi görmüştür. Atatürk’ün sofrasının baş konukları olarak buyur ettiği müzisyenler bugün bekalarını ilgilendiren en önemli konuda kültür bakanından görüşme için randevu alamaz duruma gelmişlerdir. İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nin kaderine terk edilmesi, TRT’nin bu sanat dallarına yayınlarında her geçen gün daha az yer vermesi, iktidar partisi üyelerinin son 10 yılda bu sanat dallarına yönelik söz ve davranışları topyekun değerlendirildiğinde gelinen noktayı garipsemiyor ama ülkemiz, insanımız ve sanatımız adına üzülüyoruz.
İzninizle, konuşmamın son bölümünde yasa tasarısı hakkındaki görüşlerimi notlar halinde sizlerle paylaşmak istiyorum.
Tasarının aldığı son şekilde küçük şehirlerdeki devlete bağlı sanat kurumlarının kapatılacağı görülüyor. Küçük şehirlerdeki sermaye birikiminin yetersizliği, bu birikimin kültür-sanata ayrılan kısmının iyice ufalması gerçeği ışığında, büyük şehirlere kıyasla sanat etkinlikleri bakımından zaten fakir olan Anadolu şehirlerinin çölleşeceği aşikar değil midir? 3 büyük şehirdeki opera-bale-dans kurumlarının ve senfoni orkestralarının 80 milyonluk ülkeye sadece turneler yoluyla ulaşması düşünülemez. Yine olacak şey değil ama, sermayenin yetersiz olduğu küçük şehirlerdeki devlet kurumlarını koruyoruz, rekabetin ve seçeneğin yoğun olduğu 3 büyük şehirdeki kurumları kapatıyoruz denilseydi, daha mantıklı bir karar olurdu.
Yasa hazırlanırken sanat dalları arasındaki bariz ayrımlar mutlaka gözetilmeli, tüm sanat dalları aynı kefede değerlendirilmemelidir. Tiyatro, ama özellikle opera-bale-dans-koro ve çoksesli çalgısal müzik alanları süreklilik esasına göre faaliyet gösterir. Projelerin varlığına veya yokluğuna bağlı olarak dükkan gibi açılıp kapatılamaz. Bunlar birer fabrika gibi çalışır. Sezon mantığı geçerlidir bu sanat dallarında, projecilik mantığıyla iş görülmesi mümkün değildir. Opera-bale-dans-koro-senfoni orkestrası müzisyenlerini diğer sanat dallarında iş görenlerle kıyaslamak mümkün değildir. TÜSAK gibi bir platformun sahne sanatları alanındaki oluşumlara 3 ile 5 yıl arasında değişen süreler zarfında destekleme sözü vermesi gerekir ki bu oluşumlar önlerini görebilsinler. Yoksa projecilik mantığıyla, bir atımlık barut tedarikiyle bu özel sahalarda süreklilik sağlanabilmesi mümkün değildir.
Türkiye Sanat Kurumu tarzında bir oluşuma gidildiğinde sanatçıların üstleneceği sivil inisiyatiflerin artmasının mümkün olduğu ileri sürülebilir. Şimdiye kadar devreye girmemiş potansiyel destekçiler bu sivil inisiyatifleri desteklemek üzere bu alana girebilirler. Elbette üzerlerine daha fazla yük binecek olan mevcut sponsorların da artan destek talepleriyle karşılaşacaklarını ileri sürmek mümkündür. Soru burada da geçerlidir. Prodüksiyon maliyeti yüzbinlerce doları bulabilen ve salt bilet geliriyle altından asla kalkılamayacak olan operalar, baleler, dans gösterimleri, senfoni orkestraları konserlerinin maliyetini Türkiye’de kaç özel sermaye sahibi, hangi motivasyonla karşılama yoluna gidecektir?
Sözlerimi bitirmeden önce, bu yasa tasarısının hazırlanması sürecinde bakanlığımızca takınılan tavır hakkında görüş bildirmek isterim. Bakanlığımız bu çalışmasını hazırlarken sanat kamuoyuna karşı düşünceli davranmamıştır. Bu camia aylarca diken üstünde tutulmuştur ve bu durum hala değişmiş değildir. Halbuki bu konu sanatçılar, sanatçı aileleri, sanat emekçileri ve sanatseverlerden oluşan binlerce insanın bugünü ve geleceğini ilgilendiren yaşamsal bir konudur. Bakanlık ilgili kurumların yöneticileri ve bu alanda çalışan sivil toplum yöneticilerinden oluşan muhataplarıyla görüşmediği gibi kamuoyuna tatminkar bir bilgi de vermemiştir.
Sözlerimi, günümüzün çağdaş devletlerinde olduğu gibi Türkiye’de de sanatı özgür, kurumlarını da her tür siyasi etkiden uzakta, özerk olarak göreceğimiz beklentimi dile getirerek tamamlamak istiyorum. Gelin ülkemizi daha çağdaş bir sanat kurumları yasasına kavuşturalım. Bunu elbirliğiyle yapalım. Hepinize beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.