Aylık arşivler: Ekim 2013

Bayreuth Festivali biletleri internette kapış kapış gitti

Bayreuth-Festspielhaus545

Almanya’nın dünyaca ünlü Bayreuth Festivali bu yıl tarihinde bir ilke başvurup, gelecek yılki festival için satışa sunulan biletlerin üçte birini bugün internet üzerinden satışa çıkardı. 13 Ekim Pazar günü Almanya saatiyle 18.00′da Bayreuth Festivali’nin internet sitesinden satışa sunulan 10 bin biletin 90 dakika gibi kısa bir sürede tükendiği bildirildi.

Alman besteci Richard Wagner’in (1813-1883) kurucusu olduğu ve sadece onun operalarının sahnelendiği Bayreuth Festivali, bir bilet için ortalama 10 yıllık bekleme süresini şart koşmasıyla bilinen bir festivaldi. Ta ki bugüne kadar… Bu elitist yönüyle Almanya’da son yıllarda yoğun biçimde tartışma konusu yapılan ve Federal Almanya Hükümeti tarafından bilet satışlarındaki ”kapalı devre” tavrı eleştirilen Bayreuth Festivali, halka daha fazla bilet satışı yapılması yönündeki baskılara, Richard Wagner’in torunu Wolfgang Wagner’in yöneticiliği sırasında kulak tıkamıştı.

Onun ölümünün ardından Festivali halen yönetmekte olan kızları Katharina Wagner (Andante’nin Wagner sayısı için Bayreuth’ta kendisiyle uzun bir söyleşi yapmıştık) ve Eva Wagner-Pasquier Federal Almanya Hükümeti ve Bavyera eyalet yönetimiyle masaya oturup Festival biletlerinin sadece sayıları yüzü aşan Wagner cemiyeti üyeleri ve 10 yıllık bekleme süresini dolduranlar arasında paylaştırılmayıp her kesimden halka daha fazla bilet ayrılması konusunda uzlaşmışlardı. Hatta bu devrimsel kararla birlikte Bayreuth’taki yıllık bilet tahsisatları kesintiye uğrayan dünya üzerindeki Wagner cemiyetleri Wagner’in torunlarına ateş püskürmüşlerdi. Kısa süre önce duyurulan online satış beklendiği üzere muazzam bir ilgiye karşılandı ve satışa sunulan 10 bin biletin tamamı 90 dakikada tükendi.

Diligence ”itinayla” klasik müzik kayıtları yayınlar

20131013_125807

Elime geçer geçmez beni heyecanlandıran ve klasik müzik kayıtlarının geleceğine dair düşüncelerimi olumsuzdan en azından durağana çevirmeme vesile olan bir kayıt fenomeninden bahsetmek istiyorum. Klasik müzik CD’lerinin sunumu konusunda kalite çıtasını epeyi yükseğe taşımış olduğunu gördüğüm ”Diligence” firmasından bahsedeceğim. MP3′lere flac’lara harddisklere meydan okumuş; CD formatını size yedirmem, ben ve benim gibiler daha uzun yıllar buradayız demiş Diligence. CD’leri artık kutular içinde edinmeye alıştık. Özellikle Batılı butik kayıt firmaları tek CD bile olsa onu kutuların içinde sunmaya gayret ediyor (Bizde de yerleşti bu trend). Koleksiyoncunun kulağına olduğu kadar gözüne de hitap etme derdinin ön plana çıktığı dikkati çekiyor. Gümüş grisi ve altın sarısı renklerinde pudra kutusunu andırır ambalaj içindeki Diligence etiketli kayıtlara yoğun emek verilerek hazırlanmış kitapçıklar da eşlik ediyor. Ama bir değil birkaç tane hazırlanmış bu kitapçıklar sadece İngilizce yazılmış. Almanca ve Fransızca kitapçıklar için firmanın sitesini ziyaret etmek gerekiyor. Diligence’in sunumu kadar içindeki müziklerin kalitesi de fevkalade düzeyde. Elime geçen iki Diligence kaydında, kemanda Nicole Tamestit ve fortepiyanoda Pierre Bouyer’nin Beethoven ve Schumann’ın yanısıra Beethoven’in isimleri daha az duyulmıuş çağdaşlarının eserlerine getirdikleri yorumlar yer alıyor. Yorumlar ve elbette sazlar otantik stilde. İsmiyle müsemma ”Diligence”ı biz de gayreti, itinası ve titizliği sebebiyle kutluyor ve Ahmet Makal hocamızın yerinde deyişiyle, tüm müzikseverlere rezervsiz öneriyoruz efendim!..

www.diligencemusica.com

20131013_135130

Papa Francesco’nun bir klasik müzik tutkunu olduğunu biliyor muydunuz?

papaAmong musicians I love Mozart, of course. The ‘Et incarnatus est’ from his Mass in C minor is matchless; it lifts you to God! I love Mozart performed by Clara Haskil. Mozart fulfills me. But I cannot think about his music; I have to listen to it. I like listening to Beethoven, but in a Promethean way, and the most Promethean interpreter for me is Furtwängler. And then Bach’s Passions. The piece by Bach that I love so much is the ‘Erbarme Dich,’ the tears of Peter in the ‘St. Matthew Passion.’ Sublime. Then, at a different level, not intimate in the same way, I love Wagner. I like to listen to him, but not all the time. The performance of Wagner’s ‘Ring’ by Furtwängler at La Scala in Milan in 1950 is for me the best. But also the ‘Parsifal’ by Knappertsbusch in 1962.

(Pope Francis on his taste of classical music / Klasik müzik tutkunu Papa Francesco’dan sevdiği besteciler üzerine)

Oylarınız İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ne gitsin!..

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin emektar çalışanı sevgili İsmail Aksu’dan mesaj var:

Değerli opera severler, İstanbul Devlet Opera ve Balesi, repertuvarında bulunan, Benjamin Britten’in ”The turn of the screw” (Kötülüğün Döngüsü) adlı operası ile, Macaristan’ın Szeged Armel Opera Festivaline katılıyor. Temsil, 12 Ekim Cumartesi akşamı oynanacak ve Arte wb tv internet kanalı üzerinden canlı olarak yayınlanacak. Ayrıca, web sitesinde bir de oylama seçeneği vardır. İyi seyirler dilerim.

http://liveweb.arte.tv/fr/video/Le_Tour_d_Ecrou_de_Benjamin_Britten_a_l_Armel_Opera_Festival/

http://armelfestival.org/en/armel-opera-festival-szeged/295-egyeb-tartalmak/730-benjamin-britten-the-turn-of-the-screw.html

Çok yaşa sen Santa Cecilia!

Norma-BartoliCecilia Bartoli’nin Decca’dan çıkan Norma kaydını nihayet dinledim, bence hakkındaki övgüleri sonuna kadar hak eden mükemmel bir kayıt bu. Bartoli ve diğer tüm yorumcular elbirliğiyle bambaşka bir Norma yaratmışlar. Callas’ın, Gencer’in, Corelli’nin, Serafin’in falan Norma’sı değil bu, bambaşka bir şey olmuş. Yapılan yorumlara katılmamak mümkün değil. Daha sıcak, daha içten, daha kırılgan bir Norma. Bu kaydı dinledikten sonra Bartoli’yi bu rolde sahnede de izlemek istiyorsunuz. Aramızdan şanslı olanlar Salzburg Festivali’nde bu yıl izledi. Bartoli’nin Norma’sından bölümleri 22 Ekim’deki Borusan Klasik programımda dinleyebilirsiniz… Bu küçük notumu başlığa da aldığım bir sloganla bitirmek isterim: Çok yaşa sen Santa Cecilia!..

Klasik müzik sezonu açıldı!..

Klasik müzik sezonunu geçtiğimiz hafta açtık. Tekfen Filarmoni, Bilkent Senfoni, İstanbul Devlet Senfoni, İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB), Cumhurbaşkanlığı Senfoni (CSO), Bursa Bölge Devlet Senfoni ilk konser ve temsillerini geçenlerde verdiler. Devlete bağlı sanat kurumlarının özelleştirilmesi konusunun tatilin ardından meclise gelmesi beklentisi vardı. Ama devlet sanat kurumlarının sezonlarını birer ikişer açmalarından, bu tartışmalı konunun seçim sonrasına bırakıldığını anlıyoruz. CSO’nun, Çin Yılı münasebetiyle bu ülkeye Rengim Gökmen yönetiminde görkemli bir turne düzenlediğini öğrendik. İDOB ise, Britten’in The Turn of the Screw operasını sahnelemek üzere, Macaristan’ın Szeged şehrindeki Armel Festivali’ne davet edildi. Topluluğun performansı 12 Ekim’de uydudan yayın yapan Arte TV kanalında canlı olarak izlenebilecek.

ermirJames Judd yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası 3 Ekim’deki konseriyle sezonu ilk açan İstanbul orkestrası unvanını aldı. Konserde solist olarak sahneye çıkan genç Arnavut yıldız Ermir Abeshi, Vaughan Williams’ın Tarla Kuşunun Yükselişi adlı pastoral eserini, üstün tekniğini kullanarak, dingin bir tavırla, üst pozisyonlarda hiç zorlanmadan seslendirdi. Alkış konusunda cimri davranılmasaydı bu kaliteli kemancıdan bir de bis parçası koparabilirdik. Ankara’nın amiral gemisi Bilkent Senfoni Orkestrası’nın Işın Metin yönetiminde 5 Ekim’deki açılış konserinde de hazır bulundum. Mahler’in 4. Senfoni’sinin başrolde olduğu, çok renkli bir vokal-senfonik akşam hazırlanmıştı. Bu parlak konserden geniş izlenimlerimi Andante’nin web sitesinde bulabilirsiniz. Bilkent Senfoni, Işın Metin yönetiminde 11 Ekim akşamı piyanist İdil Biret’e Beethoven’in 4. Konçertosu’nda eşlik edecek. Konserin diğer eseri, Şostakoviç’in, ikinci bölümünde Stalin’in bir müzikal portresinin çizildiği 10. Senfoni’si.

charlie siemBoğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’da bu çarşamba akşamı 27 yaşındaki parlak İngiliz kemancı Charlie Siem’in resitali var. Yakışıklılığıyla kemancıdan çok film yıldızına benzeyen Siem, İstanbul için Grieg, Brahms, Ravel’den kurulu, dramatik tarafı ağır basan bir repertuvar yapmış. Bakalım Siem fiziği kadar sanatını da konuşturabilecek mi? Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ise görkemli sezonunu 10 Ekim akşamı Lütfi Kırdar’daki konseriyle açıyor. Sascha Goetzel yönetimindeki konserin solistleri, yorumcu taraflarını son yıllarda eğitim alanındaki faaliyetleri lehine azaltan Güher ve Süher Pekinel. Sanatçılarımız, Mendelssohn’un 14 yaşında bestelediği 2 piyano için Mi majör Konçertosunu icra edecekler. Konserin diğer eseri, Brahms’ın lirik ve pastoral karakterli 2. Senfoni’si.

CRR-CemalResitReyCRR Konser Salonu’nun son yıllarda içine düşürüldüğü durum hakkında bu sütunlarda çok yazdık. Yalçın Çetinkaya döneminde (2005-2009) Klasik Batı Müziği konserlerinin -salonun kuruluş gayesine uygun biçimde- nitelik ve nicelik olarak hayli artırıldığı CRR, 2010-2012 yıllarında Klasik Batı Müziği dışındaki türlere pozitif ayrımcılık yapmıştı. Kurumun sanat yönetmenliği koltuğunda geçen sezondan bu yana İTÜ Kompozisyon bölümü mezunu Ozan Binici var. Binici imzalı ilk sezonu izleyeceğiz bu yıl. Hoş sürprizleri olduğunu müjdeleyen CRR’de ilk konserleri 9 ve 10 Ekim akşamları Rengim Gökmen yönetimindeki CRR Senfoni Orkestrası verecek. Genç yeteneklerin sahneye çıkacağı konserlerin solistleri Emre Eryılmaz-Mertol Demirelli (9 Ekim) ve Poyraz Baltacıgil-Elvin Hoxha Ganiyev-Seyfi Can Dağlar (10 Ekim). İş Sanat ve Akbank Sanat ise sezonlarını Kasım ayında açacaklar. Zorlu Center PSM’deki ilk konseri 23 Ekim’de Ludovico Einaudi verecek. Süreyya Operası’nda oda müziği etkinlikleri başladı bile. Tüm okurlarıma mutlu olacakları bir klasik müzik sezonu dilerim…

Bu yazı Serhan Bali’nin Radikal gazetesindeki köşesinde 8 Ekim 2013 tarihinde yayımlanmıştır.

”Artiz” kemancı Charlie Siem bu çarşamba akşamı Albert Long Hall’da

charlie siem

27 yaşındaki Charlie Siem için, ”Nigel Kennedy’den sonra İngiltere’den çıkan en heyecan verici keman virtüozu” yorumu yapılıyor. Norveçli bir baba ve İngiliz bir annenin oğlu olan Siem, henüz 3 yaşında Beethoven’in keman konçertosunu Yehudi Menuhin’in yorumuyla radyoda dinlediği andan itibaren özel ilgi duymaya başladığı kemanı iki yıl sonra eline almış. Siem, sonraki yıllarda Itzhak Rashkovsky  ve Shlomo Mintz gibi ustalarla çalışmış. Genç sanatçının Warner firmasından ardı ardına çıkardığı albümler büyük satış rakamlarına ulaştığı gibi özellikle ülkesi İngiltere’de çeşitli ödüllere değer görülüyor. Siem bu kayıtlarda Grieg, Elgar, Wieniawski, Paganini, Sarasate ve uzaktan akrabası olduğu ünlü Norveçli kemancı Ole Bull gibi bestecilerin eserlerini yorumlamış.

Siem, 9 Ekim Çarşamba akşamı Boğaziçi Üniversitesi Albet Long Hall’da piyanist Caroline Jaya-Ratnam eşliğinde vereceği resitalde Grieg (Keman Sonatı No. 3), Ravel (Çigan), Brahms (Keman Sonatı No. 3) ve Hubay (Parlak Fantezi ‘Carmen’) yorumlayacak. Charlie Siem, daha önceleri Yehudi Menuhin’e ait olan, ‘d’Egville’ lakaplı 1735 yapımı bir Guarneri del Gesu kemanla çalıyor.

Chalie-Siem-for-Armani

Etkileyici fiziğiyle de dikkati çeken Siem, aralarında Dunhill, Calvin Klein, Armani’nin yer aldığı ünlü erkek markaları için modellik yapan bir stil ikonu aynı zamanda. Tıpkı Anne-Sophie Mutter ve Lang Lang gibi o da, konserlerinde sergilediği icra kadar sahneye çıktığı kostümleriyle de gündeme geliyor. Siem, yakışıklılığı, üstün tekniği, klasik müzikle diğer türler arasında köprü kurmaya dönük çalışmalar yapmasıyla, Almanların dünyaca ünlü keman virtüozu David Garrett’ı andırıyor. (Haydi bir parça da dedikodu: Charlie Siem’in Norveçli babası, bu ülkenin trilyoner işadamlarından biri olan Kristian Siem).

Charlie Siem Dark Suit

Mahler’in 4. Senfonisi için düştük yeniden Ankara yollarına…

20131005_220908

Işın Metin yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası, Ankara Müzik Festivali’nin geçtiğimiz Nisan ayı sonunda Congresium’da verdiği kapanış konserinde Gustav Mahler’in Sekizinci (Binler) Senfonisi’ni uzun süre belleklerden silinmeyecek bir başarıyla icra etmişti. Bu sezon 20’nci kuruluş yıldönümünü kutlayan topluluğumuz, Mahler’in senfonilerini aslında hayli zamandır repertuvarında tutuyor. Ankaralı klasik müzik severler Emil Tabakov’un idaresi altındaki Bilkent Senfoni’den yakın geçmişte bestecinin nerdeyse tüm senfonilerini dinlemişlerdi. Bilkent sırtlarında bir önceki şef Klaus Weise yönetiminde sönen Mahler ateşi topluluğun şimdiki şefi Işın Metin sayesinde yeniden harlandı. Sekizincinin güzel anılarını zihnimizde, hoş tadını da damağımızda tuttuğumuz bir sırada bestecinin 4. Senfoni’sini dinlemek üzere düştük yeniden Ankara yollarına…

Mahler’in ‘Wunderhorn Dönemi’ senfonilerinin sonuncusu olan 4. Senfoni’nin üzerindeki çalışmaları, bestecinin Viyana Saray Operası’nın başında olduğu 1899 yılına uzanıyor. Yaz aylarında o meşhur sayfiye evlerine kapanıp yeni senfonilerinin taslaklarını çıkarmasıyla bilinen Mahler, o yılın Temmuz ayında Avusturya’nın Salzkammergut yöresindeki Aussee kaplıcasında, pek de huzurlu geçmeyen tatili sırasında 4. Senfoni üzerindeki çalışmasına başlar. Yine Mahler’in bellediği rutin gereğince bu taslakları hemen bir sonraki kış döneminde işleyip senfoni bölümlerine dönüştürmesi gerekirken kısır bir döneme girerek, taslakları kaldırdığı çekmecenin kapağını bir sonraki yaz tatiline kadar açmaz.

Mahler’in ertesi yaz durağı, 5, 6, 7, 8 numaralı senfonilerinin de doğuşuna sahne olacak olan, Avusturya’nın güneyindeki Carinthia eyaleti sınırları içinde bulunan Wörthersee kıyıları olur. Bu gölün kuzey tarafındaki Maiernigg köyünde yaptırdığı sayfiye evine ek olarak minik bir de bestecilik kulübesi inşa ettirmiştir (Mahler bu kulübelerin ilkini kuzey Avusturya’daki Attersee gölü kıyısında bulunan Steinbach adlı küçük yerleşim yerinde 1893 yılında yaptırmıştı. Maiernigg’den sonraki üçüncü ve son kulübesini ise Toblach’da 1908 yılında yaptıracaktır). Dört tarafı ormanla çevrili bu kulübede 1900 yılı yaz aylarında ortaya çıkardığı 4. Senfoni, doğal olarak Carinthia ormanlarından kulağına ulaşan sesleri cömert biçimde ihtiva ediyordu. Bir de göğün maviliğini elbette.

O yüzden Mahler’in bu eseri bestecinin ‘Pastoral Senfonisi’ olarak da adlandırılır. Çalgılama olarak bakıldığında, kıra özgü ifadelerin dışavurumuna en elverişli çalgılar olan ağaç üflemelilerin kullanımı bakımından olağanüstü zengindir 4. Senfoni. Sıkça sololar yüklendiklerini görürsünüz flütlerin, obuaların, koranglenin, fagotların ve klarinetlerin, özellikle de senfoninin olağanüstü güzellikteki ağır bölümünde; hatta Mahler doymamış olacak ki güzelliklerine, onlara bölümün sonlarına doğru nefis bir de koral yaptırır. Bilkent Senfoni’nin ağaç üflemelileri çok temiz yorumlar sundular 5 Ekim Cumartesi akşamı verilen konserde. Özellikle Bilkent’in başarılı obua grup şefi Selçuk Akyol incelikli nüanslarıyla mükemmeldi. Koranglede Viktoriya Tokdemir de pürüzsüz çalımıyla bu gevrek sesli çalgının tınısını güzelce iletti. Klarinet grup şefi Nusret İspir ise sololarında her zamanki kalitesini gözler önüne serdi. Kornolara da büyük görev düşüyordu elbette 4. Senfoni’de. Bütün halde iyi bir düzeyde olan Bilkent korno grubunda Laszlo Gyarmati’nin sololarında daha dikkatli ve özenli olması beklenebilirdi. Trompet grup şefi Julian Lupu da eserin bütününe yayılan iyi bir performans çıtası yakaladı denilebilir. ‘Trombon ve tuba da şöyle şöyle çaldılar’ diyemiyorum çünkü Mahler bu iki bakır çalgılar grubunu 4. Senfoni’sine dahil etmemiş.

Dahil etmemiş çünkü Haydn ve Schubert geleneğine dayanan klasik üslupta bir senfoni, Mahler’in Dördüncüsü. Prokofyev’in Klasik Senfoni’yle yaptığına benzer biçimde Mahler de bu eseriyle klasik dönem senfonisinin yapı ve biçemine bir selam yollamış. Mahler’e özgü patlamalardan uzak (Birinci bölümün kodasını saymazsak, eserin sadece ağır bölümünün sonunda bir fortissimo dinamik yer alıyor), lirizmiyle öne çıkan, masumane hatta safiyane bir eser Mahler 4. Ama aynı zamanda Mahler’e özgü tüm orkestrasyon giriftliğini de içinde barındırıyor; karmaşık, paradoksal bir senfoni. Dördüncünün, görünürdeki sade orkestrasyonunun gerisinde yoğun katmanlı bir armonik dokuya sahip olduğunu, Mahler uzmanı müzikbilimcilerden öğreniyoruz.

Işın Metin’in bu senfoniye de çok çalıştığı, eserin başından sonuna dek sergilediği rahat yönetimden belliydi. 4. Senfoni gibi, Mahleryen üsluptaki bir ‘19’uncu yüzyıl sonu Viyana senfonisi’nin nasıl yönetilmesi gerektiğini bilen bir tarza sahipti. Mahler’e özgü tahta üflemeli grupların unison çığlıklarının kulakları tırmalarcasına öne çıkartıldığına şahit olduk. Mahler’in o çelişik anlatımıyla, ‘gözyaşları arasından yüzünü gösteren tebessümü’ anlatan ağır bölümün koşturulmadan, tüm lirizmiyle ama bu iki duyguyu da vermeye çalışarak çalınması güzeldi. Birinci bölüme ana rengini veren küçük zillerin (sleigh bells) gürlüğünün artırılması yerinde olurdu diye düşündüm.

Senfoninin ikinci bölümünde Mahler (Karısı Alma’dan öğrendiğimize göre) İsviçreli ressam Arnold Böcklin’in ‘Keman Çalan Ölüm (İskelet)’ adlı otoportresinden etkilenerek ilginç bir müzikal tekniğe başvurmuş. Başkemancıya, tüm tellerini bir ton üstten akort ettirttiği ikinci bir kemanla sololar yaptırmış. Bu bölümde başkemancı ortaçağ Alman kültüründe yeri olan Freund Hain (Ahbap Henry) karakterine bürünüyor. Freund Hain elindeki kemanıyla ölüm dansı (danse macabre) çalan bir karakter. Akordu yükseltilmiş keman metalik tınlayarak tekinsiz, güven vermez bir surete bürünmüş oluyor. Başkemancı Toğrul Ganiyev, Freund Hain kılığındaki solo pasajlarına sıra geldiğinde, geleneksel olarak bir piyano taburesi üzerinde hemen önüne yerleştirilmiş ikinci kemanını eline alıp çaldı. Her zaman rastlanmayacak türden, ilginç bir plastik etki ortaya çıktı böylece (Yaşayan en büyük Mahler uzmanı sayılan Henry Louis de la Grange’nin, program kitapçığına çevirisi alınan Mahler-4. Senfoni notlarının orijinalinde yer alan ‘Freund hain’ ve ‘akort edilmiş keman’ bilgilerini içeren satırları ne yazık ki atlanmıştı).

Eserin dördüncü ve son bölümü, Das himmlische leben adındaki Wunderhorn şarkısı üzerine kuruludur. Soprano solo bu şarkıyı orkestrayla birlikte söylemek üzere sahnedeki yerini alır. Konserin solisti, Bilkent’in 8. Senfoni’yi seslendirdiği tarihi konserde kısacık Magna Peccatrix partisiyle gönüllerde taht kuran İsveçli soprano Klara Eck’ti. Eck, biyografisinden de anlaşılabileceği gibi, bu partide çok deneyimli bir şancı. Buradaki solonun en önemli yanı, bir çocuğun gözünden cennetin tasvir edildiği için, asla ağır ve dramatik değil, hafif ve çocuksu bir edayla söylenmesi gerektiğidir (Bu özelliğinden dolayı, bu bölümün bazen çocuk sopranolara söyletildiği de olur).

Klara Eck’in sesi, tınısı ve hafifliğiyle, bu partiyle mükemmel bir uyum içinde. Eck, ses klasmanı itibariyle barok ve klasik dönem eserleri mükemmel söyleyebilecek bir lirik soprano. Tekniği çok iyi; kendine güvenli ve kontrolü iyi olan bir şancı. Bu sebeple Mahler’in ‘Rheinlegendchen’ ve de özellikle 3. Rückert Şarkısı ‘Ich bin der Welt abhanden gekommen’de sesinin fazla lirik ve hafif kaçtığını, bu iki şarkıyı koyu tonları güçlü, dramatik şancıların hakkını vererek okuduklarını ve dinleyici üzerinde daha yüksek etki bıraktıklarını söylemek lazım. Eck, buna mukabil Dvorak’ın Rusalka operasından Ay Şarkısı’nı ve yine Dvorak’ın ‘Annemin Öğrettiği Şarkılar’ında çok daha doyurucu bir icra çıkardı ortaya.

Konserin açılış eseri olan Smetana’nın Vltava (Moldau) senfonik şiiri de olması gerektiği gibi, yeri geldi mi hülyalı, yeri geldi mi coşkuyla icra edildi. Eserin ortasındaki, kayalar arasından köpürerek kendine yol açan Moldau’yu betimleyen, gökgürültüsüne benzer gümbür gümbür davul vuruşları çok etkileyiciydi. Mahler’in senfonisindeki zil gibi, bu esere de genel karakterini veren üçgenin sesini daha gür duyabilirdik (İsrail’in milli marşının ezgisinin ilginç biçimde Smetana’nın Moldau’sunun çok sevilen ana ezgisiyle aynı kökten geldiğini biliyor muydunuz? Bu söylediğimi ilginç bulanlar, marşı youtube üzerinden dinleyebilirler).

Bilkent Senfoni Orkestrası’nın konserde dağıtılan program notları, içerik zenginliği açısından Türkiye’de bugüne kadar gördüğüm en doyurucu çalışmaydı. Dvorak ve Mahler üzerine, ortalama bir entelektüelin sorunsuzca anlayabileceği seviyede müzikolojik temelli metinler kaleme alan Dr. Onur Türkmen’i ve ona bu fırsatı veren Bilkent yönetimini kutlarım. Bilkent Senfoni konser salonunun karartılmamış, aydınlık ortamında kulaklar sahneden gelen müziğe yönlenmişken, dinlediğimiz müzik üzerine yazılmış doyurucu metinlere göz gezdirmek çok keyifli bir iş (Buradan da yine daha önce sözünü ettiğimiz şeye, konser salonlarında oditoryum bölümünün karartılmasından vazgeçilmesinin iyi olacağı düşüncesine geliyoruz). Senfoni kitapçığının başındaki eser listesi bölümünde alkışlanacak yerlerin ikonla belirtilmesi de çok yararlı ve usul olarak da ince düşünülmüş bir uygulama Bu yöntemin ülkemizdeki tüm  konser salonlarında uygulanması gerekir diye düşünüyorum.

Işın Metin yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası 2013-2014 sezonunda Gustav Mahler’in yarım bıraktığı 10. Senfoni’si (Deryck Cooke’un tamamlama versiyonuyla) ve Yeryüzü Şarkısı (Das Lied von der Erde) adlı şarkılı senfonisini yorumlayacak. Mahler severlerin gözü Bilkent Senfoni’de olsun!..

CRR Konser Salonu Aslına Rücu Ediyor

20131003_173110

Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salomu, 1986 yılında dönemin İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan tarafından açıldıktan sonra Filiz Ali ve Aydın Gün’ün sanat yönetmenliğini üstlendikleri dönemlerde, nitelikli Klasik Batı Müziği etkinliklerinin düzenlendiği, İstanbul’un en prestijli sahnelerinden biri olarak ünlendi. Ne var ki, 2000’li yılların ilk yarısından itibaren İstanbul’da sayısı artan klasik müzik etkinlikleriyle oluşan rekabet ortamı ve başta İş-Sanat olmak üzere geniş ödenekli yeni resital-konser salonlarının açılmasıyla sendeleyip günden güne kan kaybeden CRR, Yalçın Çetinkaya’nın 2005 yılında salonun genel sanat yönetmenliğini üstlenmesiyle birlikte yeniden yükselişe geçti.

Çetinkaya, salonun kuruluş yıllarında saptanan ilkelere rücu eden kararlı ve dinamik yönetimiyle Klasik Batı Müziği programlarının sayısını ve niteliğini artırarak CRR’yi yeniden şehrin iddialı klasik müzik sahnelerinden biri yapmayı başardı. Çetinkaya’nın görevini 2009 yılında devrettiği ney sanatçısı Kemal Karaöz ise CRR’nin sezon programlarındaki Klasik Batı Müziği konserlerini görevde kaldığı üç yıl boyunca bir hayli aşağı çekerek, doğan boşluğu, sayısını artırdığı Klasik Türk Müziği, Tasavvuf Musikisi ve dünya müziği programlarıyla doldurma yoluna gitti. Salonun sarkaç gibi bir o tarafa bir bu tarafa giden çizgisini yakından takip eden İstanbullu klasik müzik tutkunları CRR’nin Filiz Ali-Aydın Gün-Yalçın Çetinkaya dönemlerinde tutturduğu çizgiyi mumla arar oldu.

CRR’nin genel sanat yönetmenliği koltuğunda 2012 yılından beri Ozan Binici oturuyor. 1977 doğumlu Binici, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nın Kompozisyon bölümünden 2005 yılında mezun olmuş. 2006-2011 yılları arasında İstanbul Kent Orkestrası’nda aranjör olarak çalışmış. Aldığı çift yönlü eğitim sayesinde hem Batı hem de Türk müzik çevrelerine yakın duruyor. Ama 2013-2014 sezonunu kamuoyuna duyurmadan hemen önce bugün yaptığımız sohbette Binici’den CRR’nin ilk 15 yılında ve Çetinkaya dönemlerinde sergilenen Klasik Batı Müziği ağırlıklı programcılık anlayışına geri dönüleceği izlenimini alıp mutlu oldum.

Belediye ihale kanunu esaslarına göre çalışan CRR Konser Salonu, Ekim-Aralık 2013 dönemi programını 1-2 gün içinde açıklayacak. Ayrıntılarını sitemizde sunacağımız programdan bazı ilginç temaları ise bu yazıda okurlarıma çıtlatayım istiyorum. Binici’den yeni sezona dair aldığım ilk müjde, CRR Senfoni Orkestrası’nın her ay bir konser vereceğini öğrenmek oldu. Hatta Orkestra bu aya özgü olmak üzere çift konser verecek. Son birkaç yıldır ihmal edildiğini görüp üzüldüğümüz CRR Senfoni Orkestrası’nı bu sezon her ay izleyecek olmamız müjdeli bir haber; bu haber aynı zamanda bu sezon daha fazla Türk orkestra eseri dinleyeceğimiz anlamına da geliyor.

Ozan Binici’nin oda müziğine yönelik yoğun ilgisini sohbetimiz sırasında birkaç kez vurgulaması da çok hoşuma gitti. İstanbul’un halihazırda iki oda müziği sahnesi var. Albert Long Hall çok köklü ama lokasyon itibariyle İstanbul’un belli bir kesimine hitap edebilen bir mekan. Süreyya Sahnesi de Kadıköy’de bulunması itibariyle Avrupa yakasında oturanlar için öncelikli bir destinasyon olamıyor maalesef. İşte bu noktada, CRR Konser Salonu’nun başında oda müziğine bu kadar sıcak yaklaşan bir genel sanat yönetmeninin bulunmasını, Avrupa yakasında oturan oda müziği tutkunları için bir şans olarak görmemek mümkün mü? Bu türün ülkemizde gün geçtikçe daha fazla sevilip yaygınlaşıyor olması, CRR gibi köklü kurumların sahnelerini oda müziğine daha fazla açmasını değerli kılıyor. Binici konuşmamız sırasında, bu sezon CRR Solistleri adı altında yeni bir oda müziği oluşumuna da imza atacaklarını vurguladı. Borusan’ın geçtiğimiz aylarda oluşturduğu Borusan Virtüözleri’ne benzer biçimde, genişleyip daralan yapıda olmasını beklediğimiz bu topluluğun solistleri CRR Senfoni Orkestrası müzisyenlerinden devşirilecek.

Binici sohbetimizde bir de heyecan verici bir projesinden daha bahsetti ama onun detaylarını burada açıklamama söz konusu ihale kanunu mani! Şu kadarını çıtlatayım: Günümüzün çok ünlü ve gerçekten de çok formda (Bu yılki Luzern Festivali’nde gözlerim ve kulaklarımla şahit oldum) bir yabancı orkestrası CRR Konser Salonu’nun 2014 yılı yerleşik misafir topluluğu sıfatıyla tam dört konser verecek. Konserlerden ilki Ocak ayı başında, ikincisi de Nisan ayı içinde yapılacak. Kalan iki konserin ise gelecek yılın son üç ayı içinde düzenlenmesi planlanıyor. Ayrıca bu ünlü orkestranın içinden İstanbul için özel olarak seçilen bazı müzisyenler Kasım ayında gelip CRR’de bir oda müziği konseri verecekler.

CRR’nin ilk üç ayında, oda müziği konserleri ve resitallerde izleyeceğimiz ünlü yabancı solistler arasında çellist Alisa Weilerstein, piyanist Eric Le Sage ve flütist Emmanuel Pahud de bulunuyor. Pahud, resitalinde flütüyle bir de solo eser çalacak. CRR’nin en güzel sürprizlerinden birini ise sona sakladım. Rus besteci Dimitri Şostakoviç’in müziğinden hoşlananlar hazırlıklı olsunlar çünkü 11-12-13 Kasım günlerinde düzenlenecek olan 3 günlük Şostakoviç Festivali CRR’de onları bekliyor olacak. Orkestra şefi ve keman solisti Hakan Şensoy’un bir projesi olan bu özel festivalde Şostakoviç’in önde gelen eserleri 3 gün boyunca öğleden sonra ve akşam saatlerinde fuayede ve ana sahnede yapılacak olan oda müziği konserleri, resitaller ve senfoni orkestrası konserinde çalınacak. Şostakoviç Festivali bu yoğun formatıyla CRR için de bir ilk olacak.

Serhan Bali

Tekfen için çok ‘doğal’ bir konser

İstanbul’un az ama öz konser veren orkestralarından Tekfen Filarmoni sezonu 3 Ekim Perşembe akşamı Lütfi Kırdar’daki konseriyle açacak. Orkestrayı sempatik İngiliz şef James Judd’un yöneteceği konserin eserleri Elgar’ın ‘Sabah Şarkısı’, Vaughan Williams’ın ‘Tarla Kuşunun Yükselişi’ (The Lark Ascending) ve Debussy’nin ‘Deniz’ adlı eserleriyle Beethoven’in ‘Pastoral Senfoni’si. Sanırım, konserin temasını yazmama bile gerek kalmadı.

‘Doğa’ ve ‘Tekfen’ yan yana getirilmesi kolay ve anlamlı iki sözcük. Tekfen Holding’in ve aynı zamanda orkestranın da kurucusu olan Nihat Gökyiğit, Türkiye’nin en kararlı doğa savunucularından biridir. Yirmi yıl önce kurduğu orkestrasıyla gurur duyan ve konserlerde hâlâ herkesten önce salona girip provaları izleyen Gökyiğit’in ‘Doğa’ya Övgü’ temasının seçilmesinde dahli olduğuna eminim.

‘Doğa’ kavramını, ‘Tekfen’ ile olduğu kadar ‘İngiliz müziği’ ile de yan yana düşünmek o kadar ‘doğal’ geliyor ki! İngiliz Romantik dönem müziği, kendine özgü güzelliğe sahip bir müziktir. İngilizler alınacaklar belki ama (gerçi hepsi farkındadır) Romantik çağda ürettikleri müziği kendilerinden başka dinleyecek bir başka millet daha bulamamışlardır.Bu ilgisizliğin nedenlerini bu yazıda sorgulamak mümkün değil. Ama büyük bir millet olan İngiliz milletinin hakkını şu köşe yazısında yememek için, Britanya’nın Rönesans çağında Avrupa’da müziğin en önemli 2-3 yaratım merkezinden biri olduğu gerçeğini vurgulayalım.

james-judd

Konserin şefi James Judd ile yaptığım e-posta sohbetinde, birer eserini dinleyeceğimiz Elgar ve Vaughan-Williams’ın ilhamlarını nereye kadar İngiliz tabiatından aldıklarını sordum. Judd, havası, toprağı ve yeşiliyle Britanya’nın sanatçılar için mükemmel bir esin kaynağı olduğu konusunda şüphe duymadığını, hatta bunun içine, akışı ve nabzıyla İngiliz dilini de katmamızın iyi olacağını söyledi.

Ama Judd bu ‘pastoral etkilenme’nin abartılmaması gerektiğini, her büyük müzik eserinin ulusal renkler taşımanın ötesinde, daha derinde yatan evrensel ölçekteki insani duygulara hitap ettiğini söyledi. ‘Kendine özgü’ olduğunu vurguladığım İngiliz müziğinin en iyi biçimde bu ülkenin müzisyenleri tarafından yorumlanabileceği yolunda yaygın bir düşünce vardır (Aslında her ülkenin müziği için geçerlidir bu) ama Judd, üyelerinin hepsi de bambaşka bir coğrafyadan gelen Tekfen Filarmoni üyelerine İngiliz müziğini anlatmakta sıkıntı çekmediğini, müziğin evrensel dilinin zaten bu görevi üstlendiğini haklı olarak söylüyor.

‘Doğa’ya Övgü’ temalı bir konseri Beethoven’in Pastoral’inden ayrı düşünmek güç. Bestecinin yaşamında ilginç bir ayrıntı göze çarpar. Kırsal temaları çoğunlukla dingin biçimde işlediği bu senfoniyi Beethoven, ‘Kader’ temalı gergin ve huzursuz 5. Senfoni’yle aynı dönemde bestelemiş. Judd, ölümsüz dâhinin aynı esnada birbirinden bu kadar farklı ruhta iki senfoni bestelemesinin sırrına vâkıf olamadığını söylüyor (Kim olabilmiş ki!). “Ben bir ölümlü Âdem sıfatıyla, Beethoven’in notalarına olabildiğince sadık kalmaya gayret ediyorum” diyor, büyük bir alçakgönüllülük ve hadbilirlik içinde.

ermir

James Judd, Venezüella’da yeşerip tüm dünyaya örnek olan El Sistema hareketinden etkilenip, çalışmalarını yoğun biçimde sürdürdüğü Florida’da ‘Miami Müzik Projesi’ adında bir müzik eğitimi faaliyeti başlatmış. Judd’un, sistemin kurucusu olan Abreu ile dostluğu yıllar öncesine dayanıyor. İstanbul’da El Sistema’yla dirsek temasında çalışan Barış için Müzik Vakfı’ndan bahsettiğimde ise iki girişimin ortak çalışmalar yapabileceğini söylüyor. Buradan bizim El Sistema’cılara duyurulur!

Konserin solisti, Brüksel Kraliçe Elizabeth Yarışması finalistlerinden, olağanüstü yetenekli Arnavut kemancı Ermir Abeshi. Bu yılın başında Aksanat’ta bir resital veren Abeshi, Vaughan-Williams’ın ‘Tarla Kuşunun Yükselişi’ adlı eserini orkestra eşliğinde çalacak.

 

Bu yazı Serhan Bali’nin Radikal gazetesindeki köşesinde 1 Ekim 2013 tarihinde yayımlanmıştır.