Aylık arşivler: Haziran 2012

Claudio Abbado’nun sağ kolu


Geçtiğimiz ay Artemisia Oda Orkestrası’nı Mersin Müzik Festivali’nin açılış konserinde yöneten orkestra şefimiz Alpaslan Ertüngealp, bir yılı aşkın süredir, yüzyılımızın önemli şeflerinden Claudio Abbado’nun asistanlığı görevini sürdürüyor. 

Sevgili Alpaslan, söyleşimize öncelikle kariyerindeki dönüm noktasıyla başlayalım istiyorum. Çağımızın büyük orkestra şefi Claudio Abbado ile tanışmanı ve asistanlığına seçilmeyi sen de kariyerinde bir dönüm noktası olarak görüyor musun?

Kesinlikle… Yaşayan bir efsane ile birlikte çalışmak, çalışmalarında yanında olmak, hatta kendisiyle aynı sahneyi paylaşmak, sadece bir şef için değil, her müzisyen için çok özel ve ayrıcalıklı bir durum.

Claudio Abbado ile ne zaman, nerede ve nasıl yollarınız kesişti?

Abbado’yu ilk defa 1987′de Berlin’de bir konserde dinlemiştim. İlk yarıda Alfred Brendel ile Brahms’ın 1. Piyano Konçertosu’nu, ikinci yarıda Bartók’un Mucizevî Mandarin bale müziğinin tamamını ve Debussy’nin Noktürnler‘ini seslendirmişti. Kulise gidip kendisiyle tanışmak istedim, ama mümkün olmadı. Aradan 24 yıl geçti ve 2011′in Mart sonunda “Abbado seni yanına davet ediyor” diye bir telefon geldi; Abbado’nun çok güvendiği bir müzik otoritesi olan Cesare Mazzonis (La Scala’nın 10 yıldan fazla müzik direktörlüğünü yapmıştır) beni Atina’da Mitropoulos Şeflik Yarışması’nda birincilik ödülü aldığımdan beri takip etmekteymiş; Abbado’ya beni bundan 4 yıl önce önermiş. Telefon geldiğinde Japonya’daydım. Ooita Gençlik Filarmoni Orkestrası ile konserlerim vardı. Tsunami felaketinden iki hafta sonraydı. Tokyo’daki otele vardığımda resepsiyonda beni büyük bir zarf bekliyordu. Hazırlamam gereken repertuvarın Abbado ile CD kayıtları ve Abbado’nun kendi partisyonlarının fotokopileri. Repertuvar, Ravel Sol majör Piyano Konçertosu, Ravel Pavan, Debussy La Mer ve Noktürnler’den oluşuyordu. 24 yıl sonra tekrar Abbado ve Noktürnler! Debussy’nin en sevdiğim orkestra eseridir.

Oğlum 4 Nisan’da Budapeşte’de doğum gününü kutlarken, ben Abbado’nun Bologna’daki evindeydim. Dört haftalık bir çalışmanın ilk günüydü… Bologna, Ferrara, Reggio Emilia ve Roma’da Martha Argerich’in solist olarak katıldığı dört konser, bir CD kaydı ve ayrıca radyo yayını ve kaydı gerçekleştirdik. Mahler Oda Orkestrası ve Orchestra Mozart (ikisinin de kurucusu Abbado’dur) bu turne için birleşmişlerdi. La Mer’in 8’li viyolonsel divisi’sini gerçekleştirebilmek için 16 viyolonselli dev bir orkestra oluşmuştu! Tam bir şölendi.

  • “Abbado’dan gelen teklifi geri çevirmem mümkün değildi”

Abbado’nun asistanlığı görevine gelene değin seni pek çok iyi orkestranın başında şef olarak gördük. Bir büyük şefin asistanı olmayı neden seçtin? Bu yeni konumunun sana ve kariyerine neler kazandıracağını düşünüyorsun?

Doğrusu yıllarca bir şefin asistanı olmaktan kaçındım. Benim için öncelikli olan kariyerimi yapılandırmaktı. Kazandığım ödüller, çalıştığım orkestralar ve yaptığım organizasyonlar. bunun birer göstergesi. Daha önce de benzeri teklifler gelmişti, ama hiçbiri Abbado düzeyinde bir şeften değildi. Son yıllarda konser ve festival organizasyonları, Savaria Senfoni Orkestrasının müzik direktörlüğü ve bir yandan da konuk şeflik, zaten hayli zamanımı alıyordu. Ama Abbado gibi bir “dev”den gelen bir teklifi geri çevirmem mümkün değildi. Hayatımda ve sanat yaşamımda bazı değişiklikler yapma zamanının geldiğini, bir kaç adım daha ileri gitmem gerektiğini hissediyordum. Zamanlama daha iyi olamazdı. En önemlisi de, davetin doğrudan Abbado’dan gelmesiydi.

Bu konumun bana neler kazandıracağını kestirmek zor. Yaşadığım, gördüğüm tek bir şey var; O da önemli orkestralar ve sanatçılarla ikili ilişkiler içerisinde olabilmem ve onlarla çalışma imkânlarımın olması. Deutsche Grammophon’dan RAI 3 prodüktörlerine, önemli menajer ve festival müdürlerinden dünyanın birinci sınıf operalarının müzik direktörlerine kadar bu camianın önemli kişiliklerini tanıyabilmem ve onların da beni hem kişi, hem de bir sanatçı olarak tanımaları.

Bu söyleşinin tamamını Andante dergisinin Haziran 2012 tarihli 70. sayısında okuyabilirsiniz.

Bach için yeni bir şarkı söyle!

Bu yılki Leipzig Bach Festivali’nin ana teması, “Singet dem Herrn ein neues Lied” yani “Tanrı için yeni bir şarkı söyle”. Bu, aslında J.S.Bach’ın tanınmış bir motetinin ismi. Şehrin dünyaca ünlü erkek çocuk korosu Thomaner bu yıl 800′üncü kuruluş yıldönümünü kutluyor. Leipzigli müzisyenlerin yaratıcıları için yüzyıllardır yazdıkları yeni müzikler Thomaner çocukları tarafından seslendiriliyor. Festival, Leipzig’in en tanınmış müzik adamı olan J.S.Bach’ın adını taşıyor. 1723 yılında buradaki Aziz Thomas Kilisesi’nin kantorluğu görevine getirilen J.S.Bach, öldüğü 1750 yılına kadar bu görevini hiç ara vermeden 27 yıl boyunca sürdürmüş ve özellikle ilk 3 yılında Tanrısına hemen pazar ve bayram günü yeni kantatlar armağan etmiş. Baba Bach’ın buradaki temel görevleri arasında, Kilisede yapılan rutin ayinler ve özel dinsel günler için düzenli olarak törensel müzikler bestelemek ve onları kilisede çaldırmanın yanısıra, okulda eğitim gören ve ‘Thomaner’ diye adlandırılan erkek çocuklardan oluşan koroya hocalık yapmak, başta geliyordu.

Bu yıl 7-17 Haziran günleri arasında düzenlenen Bach Festivali’nin son 4 gününe tanıklık etmek için Leipzig’deyim. Ben gazeteci sıfatıyla akredite olup etkinliği izlemeye geldim ama benim dışımda da Türkler yok değil burada. Son 3-4 yıldır, Fest Travel’in düzenlediği turlarla Türkiye’den de müzikseverler yılın bu ayında J.S.Bach’ın Leipzig’e armağan ettiği akıl almaz mirası yerinde görmek ve bestecinin yaşadığı mekânlarda konserler izlemek amacıyla bu şehre akın ediyorlar. Bu yıl Fest’in turuyla gelen 25 kişi dışında, tura yer bulamayıp münferit katılan Türklere de rastladım. Festival yöneticilerinin de artık dikkatini çeken bir ilgiydi bu. Sohbet etme fırsatı bulduğum, Bach Arşivi’nin Başkanlığını yapmakta olan ve yaşayan en büyük Bach otoritesi olarak kabul edilen Prof. Dr. Christoph Wolff ve Arşivin Genel Müdürü Dettloff Schwerdtfeger, Türk müzikseverlerin Festivallerine gösterdikleri yoğun ilgiden hayli memnun gözüküyorlardı.

Ama Türklerin ilgisi, ABD’li ve özellikle de Japon Bach tutkunlarının ilgisinin yanında haliyle mütevazı kalıyor. Japonların iyi bilinen Bach tutkusunun izlerine şehrin her yerinde rastlamak mümkün. Bach Arşivi’nin halkla ilişkiler bölümünde çalışan üç kişiden birinin, sadece bu ülkeyle ilişkileri yürüten bir Japon olduğunu söylersem, ilginin ulaştığı boyutu tahmin edebilirsiniz! Japonlar bu yıl Leipzig’de farklı bir gurur da yaşadılar. Günümüzün en önemli Bach yorumcularından biri olarak tanınan Japon orkestra şefi Masaaki Suzuki’ye bu yıl Leipzig’in Bach madalyası takdim edildi. Bu prestijli ödül, ‘şehrin altın anahtarı’ hükmünde.

Yöneticilerini ‘Almanya’nın müzik şehri’ olarak lanse ettiği Leipzig, Bach’tan Mendelssohn’a, Schumann’dan Wagner ve Mahler’e kadar pek çok önemli bestecinin derin izler bıraktığı bir şehir olmakla birlikte asıl ününü J.S.Bach’ın buradaki 27 yıllık mirasına borçlu. Şehir, tıpkı Salzburg-Mozart ilişkisinde olduğu gibi, ölümsüz sakinine her alanda sahip çıkıyor. Bu sahip çıkış, yine Salzburg örneğindeki gibi, ticari alanda da kaçınılmaz biçimde karşılığını buluyor elbette. J.S.Bach’ın tonton sureti, özenle hazırlanmış vitrinlere yerleştirilmiş, fularından kahveye varana değin sayısız ürünün üzerinde, ziyaretçilere huzurla tebessüm ediyor. Bu satırları yazdığım meydandaki Starbucks’ta bile şu anda J.S.Bach’ın müzikleri çalınıyor!

Leipzig Bach Festivali, gelecek yıl için hazırladığı iddialı programının duyurularına şimdiden başladı. 14-23 Haziran 2013 tarihleri arasında düzenlenecek olan Festivalde, J.S.Bach’ın bütün büyük oratoryoları, ‘Vita Christi’ başlığı altında, John Eliot Gardiner ve Trevor Pinnock tarafından yönetilecek. Festivalin gelecek yıla özel bir başka sürprizi de, J.S.Bach’ın kantatlarının, Leipzig’in hayli zengin bir palet oluşturan barok müzik toplulukları tarafından Aziz Thomas Kilisesi’nde her sabah icra edilecek olması. 2013 Leipzig Bach Festivali’nin biletleri 15 Ekim 2012 tarihinde satışa çıkarılacak. Festivali izlemek isteyenlerin etkinlikle ilgili ayrıntılı bilgileri Fest Travel’den (www.festtravel.com) edinmeleri de mümkün. Ayrıca, THY’nin uçuş noktalarına bu yıl Leipzig’i de eklediğini belirtmeden geçmeyelim.

 

—————————–

Hayvanat bahçesinden tren istasyonuna kadar her yerde Bach var!
Bu yılki Leipzig Bach Festivali’nin en hoşuma giden tarafı, asırlar öncesinin müzikleriyle çağdaş müzik arasında köprü görevi görme işlevine soyunmasıydı. “Tanrı için yeni bir şarkı söyle” teması, Hans Werner Henze, Sofia Gubaidulina ve Brett Dean gibi günümüzün tanınmış bestecilerine, Festival için verilen yeni eser siparişleriyle anlam kazanmıştı. J.S.Bach’ın günümüzdeki halefi olan, Aziz Thomas Kilisesi kantoru Georg Christoph Biller’in bu yılki Festival için yazdığı eser de bu ‘yeni şarkı’lardan biriydi. Leipzig Bach Festivali, bu küçük şehrin her noktasına damgasını vurmayı amaçlayan bir etkinlik. Festival, Bach’ın müziğini 10 günlüğünde de olsa şehir sakinlerinin ve özellikle çocukların gündelik yaşamına sokmak için her yolu deniyor. Leipzig Hayvanat Bahçesi ve şehrin devasa tren istasyonu, ‘Bach für uns’ (Bu isim, öğrenciler arasında yapılan bir anketle belirlenmiş) adı altında çocuk ve gençlere açık etkinlikler düzenlenen mekânlardan ikisi. ‘Bach’ ve ‘caz’, kimilerinin gözünde ayrılmaz ikilidir. İşte bu ikisini bir araya getiren özgün konserler ise, şehrin Augustus meydanında ve Moritzbastei adlı bir mahzende, ‘Bachmosphäre’ gibi son derece ilginç bir başlıkla sunuluyor.

 

——————————–

Bach’ın zengin arşivi Bose Evi’nde

Leipzig’in Bach’a cömertçe kucak açmasında, şehrin varlıklı tüccarlarının rolü büyük. Bach Müzesi ve Arşivi, yaşadığı sırada J.S.Bach’a destek olmasıyla bilinen zenginlerden biri olan Bose’ye ait 750 metrekarelik bir binada konumlandırılmış. Kapsamlı bir tadilat geçiren ev 2010 Mart’ında yeniden açıldı. Bach’ın yaşamı ve mirası, müzede daimi olarak sergilenen 12 tematik sergide toplanmış. Bose Evi’nin ‘hazine odası’nda ise bestecinin paha biçilmez el yazmaları sergileniyor. Hazırlanan özel sergileri 2012′den 2014′e kadar Bose Evi’nde takip etmek mümkün. www.bachmuseumleipzig.de

Bu yazının kısa versiyonu Radikal gazetesinin 17 Haziran 2012 tarihli nüshasında yayımlanmış, geniş versiyonu ise Andante dergisinin Eylül 2012 sayısında yayımlanacaktır.