Aylık arşivler: Temmuz 2012

Özgecan için Savonlinna olmadı, sırada Leyla Gencer var

Bilkent mezunu ve Siemens Yarışması birincisi soprano Özgecan Gençer’in Savonlinna Festivali’nin bu yılki uluslararası şan yarışmasına girdiğini yazmıştım daha önce. Savonlinna’dan aldığım habere göre Özgecan finalistler arasına adını ne yazık ki yazdıramamış. Festivalin PR işlerini yürüten arkadaşım Aarno, Özgecan’ın çok yetenekli bir şancı olduğuna kendisinin de yürekten inandığını ve finale uzanamamış olsa bile genç sanatçımızın önünde çok parlak bir gelecek yattığını söyledi. Ben de Aarno’ya tüm kalbimle hak veriyorum ve Özgecan’a Eylül ayında yarışacağı Leyla Gencer Şan Yarışması’nda başarılar diliyorum.

Burak Bilgili operanın 100 yıllık sahnesinde

Opera sahnelerinin yıldızı bas-bariton Burak Bilgili, bu kez Finlandiya’da 100 yıldır düzenlenen Savonlinna Opera Festivali’nde sahneye çıktı. Bilgili, “La Fenice” operasının önemli rollerinden Michelangelo’yla en çok alkış alan isimlerdendi.

Türk operasını yurtdışında başarıyla temsil eden solistlerimizin başında gelen bas-bariton Burak Bilgili, Finlandiya’da bu yıl 100′üncü kez düzenlenen Savonlinna Opera Festivali’nde 6 Temmuz Cuma akşamı dünya prömiyeri yapılan “La Fenice” operasında önemli rollerden birini üstlendi. Evet, yanlış okumadınız, bu opera festivali tam 100 yıldır düzenleniyor! 1912 yılında, ülkenin önde gelen opera sanatçılarından soprano Aino Ackte tarafından temelleri atılan Festival 1940′lı ve 50′li yıllarda faaliyetine ara vermesinin ardından 1960′lı yıllardan itibaren uluslararası opera festivalleri arasına yeniden katılmış.

Finlandiya’nın başkenti Helsinki’nin kuzeydoğusunda bulunan Avrupa’nın en büyük göller bölgesi olarak da bilinen ilginç coğrafya üzerinde konumlanmış Savonlinna adlı küçük bir kasabada yapılan bu 1 aylık etkinlik dünyanın en prestijli yaz festivalleri arasında sayılıyor. Saimaa gölü kıyısındaki şirin yerleşim merkezi Savonlinna’yı bir ay boyunca bir “opera kasabası”na dönüştüren festivale 2009 yılında yaptığım ilk ziyaretin ardından geçtiğimiz günlerde ikinci kez yolum düştü. İlk gezinin ayrıntılı bir raporunu o tarihte Andante dergisinde yayımlamıştım. Bu seferki gezimin ardında, Burak Bilgili’nin de içinde yer aldığı “La Fenice” prömiyerini izlemek ve son yıllarda genç Türk yorumcularını ustalık sınıflarına davet eden Savonlinna Yaz Akademisi’nin faaliyetlerini yerinde izlemek yatıyordu. Yaz akademisi, Savonlinna Festivali, bu yıl izlediğim diğer temsiller, ulusal Fin Operası’nın akıl almaz canlılığı ve Helsinki’de gezme fırsatı bulduğum çarpıcı güzellikteki Müzik Merkezi (Musiikkitalo) hakkında yine dergide ayrıntılı bir rapor kaleme alacağım ama burada Burak’tan ve çarpıcı başarısından söz etmek istiyorum.

Üçüncü kez katıldığı Savonlinna Opera Festivali’nde bu yıl çağdaş Finlandiyalı besteci Kimmo Hakola’nın “La Fenice” operasında Michelangelo rolünde çıktı Bilgili, Ortaçağdan kalma Olavinlinna Şatosu’nun meşhur daracık sahnesine. Polistilistik bir kompozisyon stiline sahip olan Hakola’nın yakın dönemde yazdığı tüm önemli eserlere bu stil sinmiş. Opera, isminden de anlaşılacağı üzere Venedik’in meşhur La Fenice operasını ve o binada yakın geçmişte vuku bulmuş yangını konu alıyor. Eser “trajikomik” olma iddiasında ama aslında ne trajik ne de komik olabilmeyi tam anlamıyla becerebilmiş. Librettonun çok zayıf kaldığı eserde Hakola’nın özellikle üçüncü perdede başvurduğu müzikal alıntılar, eserin orijinalliğine halel getirecek kadar lüzumundan fazlaydı. Hemen her alanda olduğu gibi kültür-sanat alanında da ulusalcı damarın güçlü olduğu bir ülke olan Finlandiya’nın eleştirmenleri ve müzik adamlarını da tatmin etmeyen bir çalışmaydı Hakola’nın operası. Ülkenin en etkili gazetesi Helsingin Sanomat’ın baş opera eleştirmeni, ertesi gün kendisiyle yaptığım sohbet sırasında “La Fenice”yi acımasızca eleştirmekten geri kalmadı. Operayı tek beğenen, eserin sonunda içtenlikle alkışlayan ve sanatçıları tekrar tekrar sahneye çağıran izleyici oldu!

Yurtdışındaki gururumuz bas-bariton Burak Bilgili gecenin haklı olarak en çok alkış alan isimlerinden biriydi. Burak, operanın en önemli rollerinden biri sayılabilecek olan Michelangelo rolünde sahneye çıktı. La Fenice’yi yakan iki kardeşten biri rolüne bürünen Burak’a birinci perdede pek iş düşmezken yorumcumuz ikinci perdeyi de -rolünün bulunmamasından dolayı- pas geçip asıl hünerini üçüncü perdede sergiledi. Bu perdede seslendirdiği arietta, kulağı hemen çeliveren tonal yazımı ve sanatçımızın zengin volümlü bas sesiyle, operanın çizgisinin yükseldiği anlardı.

Hakola’nın “La Fenice” operası, dünya opera literatürü için küçük ama şüphe yok ki sanatçımız Burak Bilgili için büyük bir adımdı. Festivalin müdavimleri tarafından yine dolu dolu alkışlandı Bilgili. Finlandiya Festivaller Birliği’nin genel müdürü Kai Amberla’nın, operayı izledikten sonra bana dönerek dudaklarından dökülen cümle şu oldu: “Burak’la övünebilirsiniz”. 4 Ağustos’a kadar sürecek olan Savonlinna Opera Festivali’nin 2013 yılı programı da şimdiden belli oldu. Wagner ve özellikle de Verdi’ye özel bir yer verilen 2013 yılı Festivali 5 Temmuz-3 Ağustos günleri arasında düzenlenecek. http://www.operafestival.fi

Bilgili’yi Türk sahnelerinde neden izleyemiyoruz?

Evet, Bilgili’nin kıtalararası başarılarıyla övünüyor ve gururlanıyoruz. Ama sanatçımızın tüm bu ses getiren temsilleri, prömiyerleri şu can alıcı soruyu bize yeniden ve daha ısrarlı biçimde sorduruyor: “Neden ABD’den Avustralya’ya kadar uzanan müthiş başarılara imza atan Burak Bilgili’yi kendi ülkesindeki opera sahnelerinde en iddialı olduğu rollerde izlemekten mahrum bırakılıyoruz?” Kadrosu yoksa eğer, onu da yabancı solistler için yaptığınız gibi “misafir sanatçı” olarak davet edersiniz olur biter! Sırf “yabancı” diye üçüncü sınıf operacıların cirit attığı sahnelerimizde, Burak Bilgili ve kariyerlerini yurtdışında başarıyla sürdüren Güneş Gürle, Burcu Uyar, Pervin Çakar gibi diğer müthiş operacı yeteneklerimizi “kadroları yok” gerekçesiyle ülkelerinden esirgemek hiç ama hiç mantıklı değil. Duyarlı bir genel müdür olan Rengim Gökmen’in bu konuda daha esnek bir tavır sergilemesini acilen bekliyoruz.

Özgecan da Savonlinna sahnesine çıkıyor

Saimaa gölü üzerinden süzülen Olavinlinna şatosu, Burak Bilgili’nin ardından bir başka genç Türk opera yorumcusunu bu kez yarışmacı olarak ağırlayacak. 2008 yılında Siemens Şan Yarışması’nda birinci olan Bilkent mezunu soprano Özgecan Gençer, bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Uluslararası Savonlinna Opera Yarışması’nda finallerde yarışmaya hak kazanan yorumculardan biri olmayı başardı. Gençer, 24 Temmuz’da başlayacak olan eleme turlarını geçebilirse eğer 29 Temmuz’da Olavinlinna Şatosu sahnesinde Savonlinna Festival Orkestrası eşliğinde yapılacak olan final gecesinde yarışabilecek. İki yılda bir düzenlenen Savonlinna Opera Yarışması’nın, sadece 2 Fin yarışmacı içeren 30 kişilik finalist listesi incelendiğinde “uluslararası” boyutunun ne kadar öne çıktığı görülebilir. Bilgili’nin ardından Gençer’in de ismini bu ortaçağ şatosunun taştan duvarlarına kazıması, en büyük dileğimiz…

Bu yazının kısaltılmış versiyonunu Radikal gazetesinin 24 Temmuz 2012 tarihli nüshasında okuyabilirsiniz.

Bavyera’dan yükselen tül gibi yumuşak bir ses

“Günümüzün en iyi tenoru” dün akşam Münih Nationaltheater’da ‘Die Winterreise’ (Kış Yolculuğu) dizisini söyledi. Gazetecilerin çok sevdiği o cümleyi kullanayım: “Ben de oradaydım”.

Baştan başlayayım. Yine uzun bir yolculuğun ilk durağı olan Münih’e 18 Temmuz Çarşamba yani dün sabah vardığım saatlerde, aynı günün akşamı şehrin görkemli opera salonu Nationaltheater’da verilecek olan lied resitalinin heyecanını iliklerime kadar hissediyordum. Kolay mı, sahnede ilk kez izleyecektim anlı şanlı tenoru. Münih Opera Festivali’nde önceki yıllarda verdiği lied resitalleri deyiş yerindeyse “olay olmuş”, üzerine günlerce konuşulmuştu. Bu yıl vereceği resitalin de aynı ölçüde başarılı geçmesi, onu sahnede ilk kez izleyecek olan bir hayranı olarak en büyük dileğimdi.

“Günümüzün en iyi tenoru” Jonas Kaufmann’ın eşlikçisi piyanist Helmut Deutsch ile birlikte vereceği ‘Die Winterreise’ resitali, Andreas Kriegenburg imzalı ‘Yüzük’ prodüksiyonuyla birlikte, bu yılın Münih Opera Festivali’nde merakla beklenen etkinlikler arasında başı çekiyordu. Max Joseph Meydanı’nı tüm haşmetiyle ezen opera-bale binası Nationaltheater, resitalin başlamasına yarım saat kala dış merdivenlerinden fuayesine varana değin dolmuştu. Festivalin ana sponsoru olan BMW, elit müdavimleri merdivenlerin dibine getirip bırakan, hiçbir yerde görmediğim son model otomobilleriyle, etkinliğe “Almanya’nın Salzburg’u” havası veriyordu.

Salon hınca hınç dolu

Tüm biletler günler öncesinden tükendiği için ellerinde yamru yumru harflerle “suche karte” (bilet arıyorum) yazılı kâğıtlar taşıyanların arasından sıyrılıp fuayeye girdim ve program kitapçığımı alıp 15′inci sıradaki koltuğuma kuruldum. İlk dikkatimi çeken, önceki yıllarda opera prodüksiyonları izlemeye alıştığım salonun kocaman sahnesinin tam ortasındaki Steinway piyano oldu. O akşam Schubert’in minik mücevherleri seslendirileceği için piyanonun arkasındaki boşluk, tepeden mavi ışık düşürülen devasa bir beyaz perdeyle kapatılmıştı. Sahnenin sağında, toprak rengi büyükçe bir vazonun içine yerleştirilen taze ayçiçekleri nefis bir görüntü yaratmıştı.

Salon, en tepedeki locaların koltuklarına varana kadar doldu. Oditoryuma hâkim rengini veren kırmızı saten giydirilmiş kapılar dikkatlice kapandı. Derken ışıklar karardı. Balkonlardan sarkan, mum görüntüsü verilmiş üçlü kandiller salonu hafifçe aydınlatmaya yetti. Nefesler tutuldu ve işte, “günümüzün en büyük tenoru”, yüzünde her zamanki sempatik ifadesi ve atletik adımlarıyla sahneye aniden giriverdi. Arkasından da, emektar eşlikçisi Helmut Deutsch. Kısa bir selamın ardından hemen resitale geçildi.

Kaufmann’ı yakından tanımayan biri, heldentenor rolleri de dâhil olmak üzere ağır dramatik karakterler seslendiren bir tenorun Schubert’in narin şarkılarını besteciye yakışır bir duyarlıkla ifade edip edemeyeceğinden evvela emin olmayabilir. Ama Kaufmann kariyerinin başından itibaren lied alanında yaptığı seçkin seslendirmelerle öne çıktı. Henüz “star tenor”luğa terfi etmediği dönemde Harmonia Mundi’den çıkardığı o Richard Strauss kaydı sadece sanatçının değil yakın dönemin de en önemli lied kayıtlarından biri oldu. Bu kayıt Kaufmann’ı Decca’ya kanatlandırıp uçuran çalışmaydı aynı zamanda.

Tül gibi yumuşak söyleyişi, anadili olmasından ötürü Almancaya hâkimiyeti, kilit sözcüklerin anlamını kusursuz vurgulamasıyla öne çıkıyor Kaufmann’ın lied yorumculuğu. İfadede abartıdan kaçınıp olabildiğince sade bir anlatımı tercih etmesi de takdire şayan. Çok nadir bulunan baritonal ses rengi ise onu elbette diğer tüm tenorlardan ayrıştırıyor. Doğal sahne elektriği, kadınları kendine mest eden düzgün fiziği, içten ve yapmacıksız tavırları da cabası…

Nationaltheater resitalinde Wasserflut lied’ini söylerken iki kez sesinin hafiften çatlaması dışında her şey kusursuzdu ki ona da “nazarlık” deyip geçmek lazım. Kaufmann, sürekli birlikte çalıştığı piyanist Helmut Deutsch ile adeta etle tırnak olmuş; aynı anda soluk alıp vermelerin, birbirlerini dinlemelerin en güzel örneklerine şahit oldu Nationaltheater sahnesi o akşam.

Berrak bir akustik ortam

Lied çoğunlukla küçük sahnelerde yerini ve anlamını bulan bir tür. Nationaltheater’ın Wagner operalarını ağırlayan devasa sahnesi bir lied resitali için akla gelebilecek en son alan olsa gerek herhalde diye düşünüyor insan ama hayır Kaufmann sayesinde içinde bulunduğumuz ortam bir Wigmore Hall sıcaklığına bürünüyor. Nerdeyse fısıldamalarının bile en arka sıralardan duyulabildiği berrak bir akustik ortam sundu Nationaltheater o akşam Kaufmann’a.

Sayılı şarkı çabuk bitermiş… Tüyleri diken diken eden o “tuhaf” şarkı ‘Der Leiermann’ın son akorlarının havada asılı kalmasıyla kopan alkış tufanı Kaufmann’ı Deutsch ile birlikte tam 7 kez sahneye getirdi. Doğal olarak bis yapılmayan resitalin sonunda salonu dolduran 2101 kişi, yerlerinden milim kıpırdamayıp, her seferinde elleri patlayıncaya kadar alkışladı “günümüzün en büyük tenoru”nu.

Münihliler için bir Jonas Kaufmann resitalini izlemenin önemli bir tarafı da Bavyeralı hemşerilerinden duydukları gururu sergileme fırsatı bulmaları. Düşünsenize, 1969 doğumlu Kaufmann hem Fritz Wunderlich’in ardından Almanya’nın çıkardığı en önemli tenor hem de bir Münihli. Nasıl gururlanmasınlar!

Meriç Soylu üzerine…

Bu satırları yazmak benim için çok zor. Sevip takdir ettiği ve henüz 39 yaşında kaybettiği bir dostunun ardından yazmak, kim için kolay olabilirdi ki zaten… Meriç’i ben 2005 yılında tanıdım; o yıl İş Sanat yönetimine girmiş, salonun direktörü Yeşim Gürer’in sağ kolu olmuştu. 1998-2005 yılları arasında protokol, halkla ilişkiler ve pazarlama bölümlerinde canla başa çalıştığı İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Meriç’e kültür-sanat yönetimi alanında çok iyi bir deneyim kazandırmıştı. Zaten o da sonraları bu döneminden hep “İKSV okulu” diye bahsedecekti. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1995 yılında bitirip Boston Üniversitesi’ne Kitle İletişimi alanında yüksek lisans yapmaya giden Meriç, konser salonu yöneticiliği alanındaki ilk çıraklık dönemini de bu şehirde yaşamış ve Bank Boston Celebrity Series adlı konserler dizisinde 1996-1997 yılları arasında 5 aylık staj yapmıştı. Bu alanda bir başka sağlam deneyimi de İKSV’de çalıştığı sırada, Mart-Ekim 2004 döneminde yaşayan Meriç o yıl Berlin’de düzenlenen Şimdi/Now Festivali’nin koordinatörlüğünü üstlenmişti. Bu güzel birikimle kapısından içeri adım attığı İş Sanat’ta ideal bir çalışma ortamı bulan Meriç, Yeşim Gürer’in yanında pişmeye başladı. İki kadim dostun mesai arkadaşlığı sadece bir konser sezonu sürebildi zira Gürer İstanbul Müzik Festivali’nden gelen direktörlük teklifini kabul edip yerini 2006 Temmuz’unda Meriç’e bıraktı. Hiç beklemediği bir anda kucağında bulduğu bu prestijli görevi kabul etmesi çok da kolay olmamıştı Meriç’in. “Onu ikna etmek için bir hayli uğraşmam gerekmişti” diye hatırlıyor Gürer o günleri.

Doğrusu Yeşim Gürer iyi bir miras bırakmıştı Meriç’e. Ekibiyle birlikte Türkiye’nin en iddialı ve prestijli konser salonuna dönüştürdüğü İş Sanat’ı güvendiği bir dostuna emanet etmenin gönül rahatlığıyla ideallerinin peşinden gitmişti o da. Meriç aramızdan zamansız ayrıldığı bu ay itibariyle tam altıncı yılını doldurmuştu İş Sanat’taki görevinin başında. Bu süre içinde teslim aldığı bayrağı hiç düşürmeden hep ileriye taşıdı. Durup dinlenmeden çalıştı, doğru insanları yanına çekti, salonun saygınlığını hep olduğu yerde yani zirvede tutmayı başardı. Türkiye gibi, henüz tüm taşların yerine oturmadığı bir ülkede başarılması ne zor iştir bu…

Meriç’in çalışkanlığı, iş disiplini, mükemmeliyetçiliği dillere destandı. Boğaziçi Üniversitesi’nden onur derecesiyle mezun olduğu yetmiyormuş gibi, girdiği İtalyanca kursunu da birincilikle bitirecek kadar azimli ve hırslıydı. Ama Meriç’in yüzüne baktığınızda bambaşka bir insan görürdünüz. Kendisiyle son derece barışık, dış dünyaya karşı mesafeli ama aynı zamanda içten bir duruşu vardı ve de nezaketi tarifsizdi. Ben Meriç kadar nazik bir insana hayatım boyunca çok az rastlamışımdır. Söyleyeceği ne varsa karşısındakini kırmadan incitmeden söyleyebilen nadir insanlardan biriydi. Bir keresinde İş Sanat’ın programını basın toplantısından da önce kamuoyuna açıkladım diye bana haklı olarak sitem etmişti ama yönetime karşı onu çok zor durumda bırakmış olmama rağmen o her zamanki nezaketiyle kırgınlığını bana çok dikkatlice yansıtmayı bilmişti. Aldığı örnek aile terbiyesi de, Meriç’in yüksek insani değerlere sahip olmasında başlıca etkendi kuşkusuz. Biricik kızlarını hiçbir İş Sanat konserinde yalnız bırakmayan Sedef-Murat Soylu çifti de tanıdığım en asil insanlar arasındaydı. Yurtdışındaki müzik festivallerine kızlarını da alıp götüren ve Meriç’in konservatuvar eğitimi almamış olmasına rağmen çok sağlam bir müzik kültürü edinmesini sağlayan sanatsever bir anne babaydı Soylu Çifti.

Meriç ailenin tek çocuğuydu. Üzerine titrenen, başı ağrıdığında bile seferberlik ilan edilen, Işıl Kasapoğlu’nun harika benzetmesiyle, sevdiklerinin “pamuk prensesiydi” o… Evet, pamuk prenses şimdi derin bir uykuda. Konser akşamları İş Sanat fuayesine her girdiğimizde gözlerimiz yine önce onu arayacak, onun gülümseyen yüzü ve candan tavrıyla karşılanmayı bekleyeceğiz.

Koltuğumuza oturup müziği dinlemeye başladığımızda ise onun o zarif silueti bu kez sahneden bizlere ve müzisyenlere gülümseyecek. Konser bittiğinde de, orta sıralarda oturan beyaz saçlı bir beyefendi, her zaman yaptığı gibi ayağa kalkarak, sahnedekileri ve onlarla birlikte sahneden kendisine doğru gülümseyen kızını alkışlayacak… Teşekkürler Meriç Soylu, kısa yaşamında bizlere yaşattığın sonsuz güzellikler için…

Bu yazının kısa versiyonu Radikal gazetesinin 17 Temmuz 2012 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

Andante’nin yaz sayısı raflardaki yerini aldı

“Türkiye’nin Klasik Müzik Dergisi” Andante’nin Temmuz-Ağustos 2012 tarihli 71′inci sayısının kapağında, orkestra müzisyenliğinin yanısıra son yıllarda solist kimliğiyle de gitgide parlayan yıldız flüt sanatçımız Bülent Evcil yer alıyor. Evcil ile yazarımız çellist Rahşan Apay keyifli bir sohbet gerçekleştirdi. Bu sayıdaki önemli söyleşilerimizden birini de, küresel klasik müzik pazarının en önemli figürlerinden biri olan Naxos firmasının kurucusu Klaus Heymann ile yaptık. Serhan Bali, Classical: NEXT adlı yeni fuar için gittiği Münih’te Heymann ile buluştu. Bali, ayrıca klasik müzik endüstrisinin yeni buluşma noktası olan bu önemli fuar üzerine izlenimlerini okurlarımızla paylaştı.

Norman Lebrecht köşesinde dünyanın önde gelen radyo orkestralarının sergiledikleri performansın oldukça net bir fotoğrafını çizerken Mehmet Ergüven “2013 Verdi-Wagner Yılı”nda operalarımızın repertuvara alması gereken eserlerin hangileri olduğuna dikkati çekti. Şefik Kahramankaptan geçtiğimiz aylarda Finlandiya Hükümeti’nden önemli bir nişan alan tenor Ünüşan Kuloğlu’nun iki ülke arasında kurulmasına ön ayak olduğu kültür köprüsünü anlattı. Dünya konser salonlarını okurlarımıza gezdiren Yalçın Akyıldız’ın bu sayıdaki durağı ise bir akustik harikası olarak değerlendirilen KKL Luzern oldu.
Klasik müzik kaydı tutkunları arasında kısa zamanda tiryakilik yaratan ekimiz Kayıt Masası adlı ekimizin beşincisinde yine dergimizin rakipsiz eleştirmen kadrosu tarafından kaleme alınan ciddi kayıt ve kitap eleştirileri okunabilecek. “Ayın Kitabı”nı bu sayıda Seriye Sezer seçti: Serhan Yedig imzalı Anılardaki Saygun (Pan Yayıncılık). “Ayın Kaydı” payesine ise Murat Özkoyuncu’nun dinlediği Markus Stenz’in Köln Gürzenich Orkestrası’nı yönettiği Mahler-2.Senfoni sahip oldu. Alanlarında uzman yazarlarımızın değerlendirdikleri klasik müzik kayıtlarını Kayıt Masası ekinin beşinci sayısında okuyabilirsiniz. İzmir Müzik Festivali’nin ses getiren açılış konseri Ufuk Çakmak ve Ersin Antep tarafından bu sayımızda ayrı ayrı değerlendirildi. “Nasıl Öldüler?” köşesiyle büyük ilgi toplayan yazarımız Halil Tekiner bu sayıda daha farklı bir konuya eğilip, doğumunun 200. yıldönümünde anılan klasik müzik tutkunu Charles Dickens’ı tanıttı. Aydın Büke, İstanbul Müzik Festivali’nde iki ayrı konser veren viyolonselci Daniel Müller-Schott ile futbol ve müzik üzerine ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz bir söyleşi yaptı. Dünyaca ünlü İtalyan orkestra şefi Antonio Pappano, Roma’da arkadaşımız Franco Soda’ya konuşurken, yurtdışında da ses getiren işlerin altına imza atan soprano Selva Erdener, Ankara’da yazarımız Onur Aydın’a yeni CD kaydını anlattı. Emre Aracı ise 20 yıl önce kurduğu orkestrasını geçenlerde yeniden yönetmek üzere gittiği Edinburgh’da yıllar sonra canlanan anılarını her zamanki zengin üslubuyla okurlarına aktardı.

http://www.andante.com.tr/index.php?page=haberdetay&haberID=735&Haber=Andante%E2%80%99nin%20Temmuz-A%C4%9Fustos%202012%20tarihli%2071.%20say%C4%B1s%C4%B1%20%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1

Naxos’un patronu Klaus Heymann ile Münih’te buluştuk!

Classical: Next’in birinci yılını kutladığı Gasteig çatısı altında bir başka anlamlı kutlama daha vardı bu yıl. Klasik müzik kayıtları alanında son yıllarda dünyanın en büyük firmasına dönüşen Naxos 25′inci kuruluş yıldönümünü ve aynı zamanda kurucusu Klaus Heymann’ın 75′inci doğumgününü Classical: Next kapsamında tüm dünyadan gelen dostları ve temsilcileriyle birlikte kutladı. Ben de Hong Kong’da yaşayan Heymman’ın Classical: Next sebebiyle Münih’e gelecek olmasını fırsat bilip kendisiyle nicedir yapmak istediğim söyleşiyi gerçekleştirmek üzere kolları sıvadım. Aylar öncesinden söyleşi talebimi ilettiğim Heymann isteğimi çok sıcak bir tavırla anında kabul etti. Naxos grubu olarak resmen üs kurdukları, Gasteig’in karşısındaki Holiday Inn Oteli’nin lobisinde konuğumu beklerken heyecanlıydım doğrusu çünkü birazdan, klasik müzik kaydı endüstrisinin son 25 yılını, bugününü ve geleceğini şekillendiren en önemli insanla sohbet edecektim.

Heymann, Naxos’u kurduğu günden bu yana, hakkında en çok konuşulan insanlardan biri. Seveni de sevmeyeni de tek noktada birleşiyor: Heymann, endüstrinin bugüne kadar gördüğü en zeki ve en vizyoner adam. Kimselerin ön göremediği veya herkesin görmekte geç kaldığı gelişmeleri önceden sezip planlarını ona göre yapan ve aldığı kararlarla şirketini zirveye taşıyan başarılı bir işadamı Heymann. Ve işte, ayağında eskimiş spor ayakkabıları, bembeyaz saçları ve ilerleyen yaşına rağmen çevik hareketleriyle karşımda… Heymann’la sohbetimize, İdil Biret’le başlamaktan daha doğal bir davranış olabilir miydi? Biret için sarf ettiği “Ah, grand lady” sözleriyle başlayan sohbetimiz, Naxos’un 25 yılda kaydettiği başarılar, Heymann’ın klasik müzik tutkusu ve endüstrinin geleceği üzerine öngörüleriyle şekillendi.       

 

İdil Biret ve eşi Şefik Büyükyüksel sizin için ne anlam ifade ediyor?

İdil Biret’in Naxos’un kuruluşunda katkısı ve emeği büyüktür. Biret, Naxos’un ilk yıllarından itibaren firmamız için Chopin, Brahms, Rahmaninof gibi, piyano edebiyatının en önemli bestecilerinin eserlerini kaydetmiştir. O, firmamızın kurulduğu yıllarda bizim için kayıt yapan birkaç büyük sanatçıdan biriydi. Yıllar sonra eşi, Naxos’un geçen zaman içinde katalogunda yerini almış olan bir repertuvarı Biret’in bir kez daha kaydetmesi fikrini benimle paylaştığında kendisine kayıt değil ama uluslararası dağıtım konusunda yardımcı olmayı teklif ettim. Çünkü klasik müzik kaydı dağıtımında dünyada bir numarayız. Böylece, Biret’in yakın dönemde kendi markasıyla çıkardığı albümleri de dünya çapında temsil etmeye başladık. Sanırım işbirliğimizin aldığı bu şekilden onlar da son derece memnunlar.

İdil Biret’in kayıtlarında sizi etkileyen unsurlar nelerdir?

Biret’in Chopin kayıtları piyasaya çıktığında pek çok kişi bana bu dinlediklerinin Chopin olmadığını söylemişti çünkü Biret’in Chopin’leri, alışılanın aksine soğukkanlı, mesafeli yorumlardı. Ancak Biret’i ve yorumlarını daha fazla dinledikçe bu insanlar da fikirlerini değiştirdiler. İdil Biret Chopin’i farklı bir tarzda ele alıyordu ve bu, fazla romantik bir tarz değildi. Bu genel yaklaşımını onun Rahmaninof ve Brahms kayıtlarında da görmek mümkündür. Biret muazzam bir tekniğe sahip. Pek çok icrası, dinleyene, her nokta üzerinde dikkatlice düşünen bir sanatçı olduğunu gösteriyor. Ama kendisi gibi büyük birçok müzisyenle kıyaslandığında, onun icra tarzının duygulanımdan uzak, daha soğukkanlı olduğu da açık.

Evet, Biret’in özellikle Chopin kayıtları yüz binleri bulan satış rakamlarına ulaşmayı başardı. O yıllar Naxos’un ilk yıllarıydı ve Biret de çok nitelikli bir piyanist olarak bence çok doğal bir satış grafiği yakaladı. Rahmaninof ve Brahms kayıtları ise Chopin kayıtları kadar popüler olmadı. Öte yandan, Biret’in Boulez kaydının satışları şaşırtıcı biçimde otuz bini aştı. İnsanlar belki de, daha çok orkestra şefi olarak bildikleri Boulez’i Biret sayesinde besteci olarak da keşfediyorlardı.

Klaus Heymann ile yaptığım söyleşinin tamamını Andante’nin Temmuz-Ağustos 2012 tarihli 71. sayısında okuyabilirsiniz.

Münih’teki “Tanrıların Alacakaranlığı”nı koltuğumuzdan izleyeceğiz!

Bavyera Devlet Operası, bu yılın üzerinde çok konuşulan Yüzük prodüksiyonunun dördüncü operası olan Götterdammerung’u 15 Temmuz akşamı tüm dünyaya internet üzerinden ücretsiz olarak izletmeye hazırlanıyor.

Almanca bilmeyenler için İngilizce altyazı da sunulacak olan gösterim ayrıca ilk kez olarak iPad ve iPhone üzerinden de takip edilebilecek. Götterdammerung, Bavyera Devlet Operası’nın Fidelio, Aşk İksiri, Don Carlo, Yevgeni Onegin ve I Capuleti e i Montecchi yapımlarından sonra izleyicilerine sunduğu altıncı online gösterim olacak. Bu yılki Münih  Opera Festivali’nin açılış eseri olan Götterdammerung operasının rejisi Andreas Kriegenburg’un imzasını taşıyor. Orkestrayı, önümüzdeki sezon Bavyera’nın başından ayrılacağı duyurulan Kent Nagano’nun yöneteceği yapımda başlıca rolleri Stephen Gould, Wolfgang Knoch, Iain Paterson ve Nina Stemme paylaşıyorlar.

Münih Opera Festivali’nin Götterdammerung temsili 15 Temmuz Pazar akşamı Türkiye saatiyle 18′den itibaren http://www.bayerische.staatsoper.de adresinden canlı olarak yayınlanacak.

D-Marin Festivali Andante’nin özel ekinden takip edilir

Gelişmiş ülkelerde her çeşidinden yüzlercesini görmeye alıştığımız “yaz klasik müzik festivali” kavramına ülkemizde yeni bir soluk getiren D-Marin Turgutreis Klasik Müzik Festivali’nin sekizincisi 14 Temmuz Cumartesi akşamı başlıyor.

Bu yılki D-Marin Festivali’ni Andante’nin 20 sayfalık özel ekinden takip edebilirsiniz. Festivale katılan tüm sanatçılar hakkında zengin ayrıntılarla bezeli söyleşiler ve makaleler içeren ek çalışması, yıllanmış şarap kıvamındaki tenor Jose Carreras’ın genç yeteneğimiz soprano Simge Büyükedes ile solist olarak sahneye çıkacağı 14 Temmuz’daki açılış konseri sırasında marinanın geniş çekek yerini doldurması beklenen 5,000′e yakın izleyiciye ücretsiz olarak dağıtılacak.

D-Marin Festivali eki, ayrıca, Andante’nin 1-2 gün içinde piyasaya çıkacak Temmuz-Ağustos 2012 tarihli yaz sayısıyla birlikte okurlarına hediye edilecek.

Viyana Filarmoni’den sonra İngiliz Oda Orkestrası da gemiyle Türkiye’ye geliyor

2011′in Ekim ayında düzenlediği gemi turu büyük ilgi gören İngiliz Oda Orkestrası, bu yılın Ekim ayında İstanbul’dan Atina’ya kadar sürecek bir müzikli gezi daha düzenliyor. Tıpkı geçtiğimiz hafta Mein Schiff adlı gemiyle çıktıkları Doğu Akdeniz turu sırasında İstanbul ve Efes’e de uğrayıp konserler veren Viyana Filarmoni gibi İngiliz Oda Orkestrası da bu yılki gemi turunu İstanbul-Atina arasında kurguladı.  Msy Wind Spirit adlı yelkenli büyük bir gemiyle 13 Ekim’de İstanbul’da başlayacak olan cruise seyahati Kuşadası, Rodos, Bodrum, Santorini, Mikonos duraklarının ardından 20 Ekim’de Atina’da demir atacak. Yolcu gemisinin konukları İngiliz Oda Orkestrası’ndan oluşmuyor sadece. Bir haftalık bu renkli geziye günümüzün anlı şanlı klasik müzik solistleri de katılıp hem diğer yolcuklarla sohbet edecek hem de orkestra eşliğinde solist olarak çalacaklar. Birlikte verecekleri resitaller de cabası…

İngiliz Oda Orkestrası’nın müzikli gemi turuna bu yıl katılacak sanatçıların etkileyici listesi:

MAXIM VENGEROV keman
DAME KIRI TE KANAWA soprano
SERGEI NAKARIAKOV trompet
JACK LIEBECK keman
BEHZOD ABDURAIMOV piyano
LAWRENCE POWER viyola
MARIA MEEROVITCH piyano
STEPHEN JOHNSON müzikolog

BBC Radyo 3 programcısı ve aynı zamanda Gramophone dergisinin ünlü eleştirmenlerinden Stephen Johnson’un da “sanatçı kadrosundan” tura dahil edilmiş olması hayli ilginç :) Johnson tur boyunca engin bilgisiyle konukları seslendirilecek eserler ve bestecileri üzerine aydınlatacak.

Turla ilgilenenler  Msy Wind Spirit’in sitesine girip programı ve fiyatları inceleyebilirler:

http://www.windstarcruises.com/deckPlan.aspx?plan=wind_spirit

Soprano Özgecan Gençer Savonlinna’da yarışacak

Evet kabul ediyorum, Savonlinna Opera Festivali’nin yüzüncüsü üzerine etkinliğin ilk bir iki günü yazdıktan sonra ortalıktan kayboldum! Gezimi bitirip de cehennem sıcağında cayır cayır yanan İstanbul’a geri döndüğüm şu günlerde bu ayıbımı kapatmak için güzel ve umut dolu bir Savonlinna haberi paylaşmak istiyorum. Saimaa gölü üzerinden süzülen Olavinlinna şatosu, Burak Bilgili’nin ardından bir başka genç Türk opera yorumcusunu, bu kez yarışmacı olarak ağırlayacak. 2008 yılında Siemens Şan Yarışması’nda birinci olan Bilkent mezunu soprano Özgecan Gençer, bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Uluslararası Savonlinna Opera Yarışması’nda finallerde yarışmaya hak kazanan yorumculardan biri olmayı başardı. Gençer, 24 Temmuz’da başlayacak olan eleme turlarını geçebilirse eğer 29 Temmuz’da Olavinlinna Şatosu sahnesinde Savonlinna Festival Orkestrası eşliğinde yapılacak olan final gecesinde yarışabilecek. İki yılda bir düzenlenen Savonlinna Opera Yarışması’nın, sadece 2 Fin yarışmacı içeren 30 kişilik finalist listesi incelendiğinde “uluslararası” boyutunun ne kadar öne çıktığı görülebilir. Yarışma hakkında ilginç bir not da, 2010 yılında yapılan ilkinde birinciliği Güney Afrikalı soprano Pretty Yende’nin kazanmış olması. Yende anımsanacağı üzere aynı yıl İstanbul’da yapılan Leyla Gencer Şan Yarışması’nda da birinci olmuştu.

Bilgili’nin ardından Gençer’in de ismini bu ortaçağ şatosunun taştan duvarlarına kazıması, en büyük dileğimiz…