Devlet Opera ve Balesi Başrejisörü Yekta Kara, kendisiyle kısa süre önce yaptığım ve Radikal söyleşisinde şu ilginç sözü sarf etmişti: ”Devlet desteği olmazsa opera biter, devletin yardımı olmazsa biz ikimiz bir araya gelsek opera sahneleyemeyiz.” Bu sözler zihnimde hala tazeliğini koruduğu sırada, İngiltere’deki opera kurumlarının sayısı, işleyiş modeli vs. üzerine yaptığım bir mini araştırma beni hafiften sarstı. Şimdilerde hepimizin konuştuğu şu meşhur ”İngiliz modeli”ne göre işleyen irili ufaklı İngiliz opera kurumlarının varlığından haberdardım elbette ama bu kadar çok sayıda olduklarını ve daha da ilginci, çoğunun İngiliz Sanat Konseyi Arts Council’den destek almadan bilet geliri, vakıf bağışı ve sponsorluklar yoluyla ayakta kalmaya çalıştığının farkında değildim.
”Bütün İngiliz opera-bale-dans kurumları Sanat Konseyi’nden destek alarak yaşar” diye bir hadise söz konusu değil. Çoğu aslında bu destekten yoksun, dediğim gibi. İngiliz Hükümeti sadece çok büyük ve iddialı opera-bale-dans kurumlarını parasal olarak destekleme yoluna gidiyor. Pek çok küçük boyuttaki sahne kurumu bu ülkede yamanabildikleri sermaye kuruluşlarına, vakıflara, bireysel sponsorluklara ve bilet gelirine sırtını dayamak mecburiyetinde kalıyor; zaten bunları da yapamayan, ”Kent Opera” örneğinde olduğu gibi zamanı gelince maalesef batıyor. Bazıları nerdeyse ”merdiven altı opera şirketi” diye de tanımlanabilecek bu operaların işleyişi o kadar ilginç ki, zaman bulduğumda üzerine mutlaka bir makale yazmaya karar verdim.
Belki garip gelecek ama bize de çok şey anlatan bir deneyim aslında İngiliz sahne sanatları kurumlarının işleyişi. TÜSAK yasasının hala üzerimizde demoklesin kılıcı gibi sallandığını düşünecek olursak, İngilizlerin, ülkenin dört yanına dağılmış, bulundukları bölgelere turneler de düzenleyen küçük opera kurumlarını yaşatabilmek için geliştirdikleri formüllere mutlaka aşina olmalıyız diye düşünüyorum. Eğer Hükümet ”özelleştirme” sevdasından vazgeçmez de opera-bale-dans kurumlarımız sahipsiz kalacak olursa, yurdun her yerinde halkın sahiplenmesine dayanan İngiliz tipi küçük sahne sanatları kurumlarının açılıp yaşam mücadelesine girişmesi fenomeniyle biz de karşılaşabiliriz. Evet umarım böyle bir gelişme yaşanmaz ve bu sanatlar Türkiye’de daha uzun yıllar, kesinlikle rasyonalite kazanmaları şartıyla elbette, devletin koruyucu kanatları altında çalışmaya ve üretmeye devam ederler ama kendimizi en kötüsüne hazırlamak ve B planımız üzerine de düşünmemiz icap eder.
Yekta Kara söyleşimizde sarf ettiği sözü İngiltere’de söyleseydi, herhalde suratına ”nasıl yani, ne demek istiyorsunuz? Biz bu ülkede 2-3 kişi bir araya gelip ahırda, çiftlik bahçesinde, otel lobisinde 3 kuruşa opera sahneliyoruz, turneye çıkıyoruz” diye bakarlardı. İngiltere elbette Türkiye değil; şartlarımız, sahip olunan zenginlik, gelenek, kültür seviyesi çok farklı ama Türkiye her ne kadar İngiltere değilse de Zimbabwe de değil. Ülkemizin kültür-sanata her geçen gün daha çok para yatıran özel sermayesini, vakıflarını, bireysel sponsorluklarını kısa vadede opera-bale-dans sanatlarının destekçiliğine daha yoğun biçimde çekmek gerekliliği kısa süre sonra karşımıza bir realite olarak çıkabilir.






