Bugünün bir başka güzel ve ”genç” icrası da Fahrettin Arda’dan geliyor. Antalya DOB Orkestrası üyesi olarak kariyerini sürdüren Fahrettin bunun dışında solo, resital ve oda müziği çalışmalarını sürdürüyor. Fahrettin iyi bilindiği üzere, Türk bestecilerin yılmaz bekçisi olarak da camiamızda nam salmış durumda. Fahrettin’in videodaki yakın plan görüntüleri de onun ayrıca yine jön prömiyer kimliğini vurgulayan cinsten olmuş.
Aylık arşivler: Nisan 2014
Genç Çellistimiz Can Kehri’den Etkileyici Bir Fazıl Say İcrası
Yüksek eğitimini Varşova’daki Chopin Üniversitesi’nde sürdüren acar viyolonselcimiz Can Kehri, Fazıl Say’ın viyolonsel sonatının ”Hopa” başlıklı ikinci bölümünü, okulunun konser salonunda 10 Mart 2014 tarihinde bakın ne kadar da güzel çalmış… Merak ettim, Can’ın genlerinde Karadenizlilik var mı acaba?
Carmen Rolü için Eleman Aranıyor!
Internet üzerindeki kartvizitleşme sitesi Linkedin bu akşam bana bir güncelleme postası yollamış. Postanın içeriğinde Linkedin üzerinden bağlantı kurduğum dostlarımın kariyerlerindeki son güncellemeler listelenmiş. Sevgili dostum Asude Karayavuz’un Ankara Operası’nda yeni üstlendiği Carmen rolü için Linkedin’in kullandığı dil aynen şöyleydi:
|
İlahi Linkedin! Gecenin bi vakti güldürdün beni
Bu arada, tebrikler sevgili Asude!.. Toi toi toi!..
Polonya’da Bir ‘Hükümet Kadın’
Radikal’de bu haftaki yazımı, Varşova’da yapılan Beethoven Paskalya Festivali ve bu önemli festivali düzenleyen Ludwig van Beethoven Cemiyeti Başkanı ve aynı zamanda ünlü besteci Krzysztof Penderecki’nin eşi olan Elzbieta Penderecki’ye ayırdım.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/serhan_bali/polonyada_bir_hukumet_kadin-1186680
Chopin’in Hayatından Satırbaşları Bu Ayki Vatan Kitap Yazımda

Vatan gazetesiyle birlikte her ayın 15′inde dağıtılan Kitap ekinin 15 Nisan 2014 tarihli nüshası için Fryderyk Chopin’i yazdım. Romantik dönemin en popüler bestecilerinden biri olan Chopin’i ne kadar tanıyoruz? Yaşamının anahatlarını merak edenleri aşağıdaki linkten yazımı okumaya davet ediyorum. Yazımın iştahlandırdığı okurlarımı ise Aydın Büke’nin Chopin biyografisine yönlendirmeyi elbet ihmal etmeden…
http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/isyanin_bestecisi/1/22700
Henryk Gorecki’den ‘Kuğunun Son Şarkısı’

”Hüzünlü Şarkılar Senfonisi” başlıklı 3. Senfoni’sinin CD kaydı yayınlandığında yüz binlerce adet satmış ve bestecisi Henryk Gorecki’yi bir anda büyük üne kavuşturmuştu. 4. Senfoni’sinin prömiyerini göremeden 2010 yılında yaşama veda eden Polonyalı usta bestecinin geride bıraktığı el yazmasından yola çıkan oğlu Mikolaj, babasından kalan el yazmalarını icra edilmeye hazır hale getirip orkestra şefi Andrey Boreyko’ya teslim etti. Boreyko senfoninin merakla beklenen dünya prömiyeri kaydını 12 Nisan’da Londra Filarmoni Orkestrası’yla birlikte Londra’daki Southbank Centre’da gerçekleştirdi. Yaklaşık 40 dakika süren senfoninin ilk icrası beğeniyle karşılandı. Gorecki’nin 4. Senfoni’sinin gün yüzü görmesinde aslan payına sahip olanlardan biri de elbet Adam Mickiewicz Enstitüsü. Polonya’nın son yıllarda müthiş bir başarıyla yürüttüğü yorulmak bilmez kültür diplomasisinin neferleri, son olarak, ülkenin popüler bestecisi Gorecki’nin son senfonisini de insanlığa armağan etmeyi başardı. Senfoninin Boreyko yönetimindeki prömiyer kaydını İngiliz The Guardian gazetesinin aşağıdaki linkte bulunan sayfasında 21 Nisan’akadar izleyebilirsiniz:
Varşova’da Çay Saati
Nisan Sayısında Okurla Sohbet
Değerli okurlar, merhaba. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen’li kapağımızın anlattığı gibi, maalesef hala TÜSAK’la yatıp TÜSAK’la kalkıyoruz. Devlete bağlı sahne sanatları kurumlarının kapısına kilit vuracak bu yasa sanatımızın üzerine bir karabasan gibi çökmüş bulunuyor. Şu gerçek artık herkes tarafından açıkça bilinmelidir ki, Türkiye’nin tartışmasız en köklü sanat kurumları niteliğindeki Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları’nın kapatılmalarının hiçbir makul gerekçesi olamaz. On yıllar içinde kazıya kazıya bina edilmiş geleneklere, birikimlere sahip bu kurumların bir hiç uğruna kapatılmalarına göz yumamayız. Bir hiç uğruna evet, çünkü Türkiye Sanat Kurumu adlı altında bir fon dağıtıcı yapı getiriyoruz diye kimse bizden göz bebeği sanat kurumlarımızın kapatılmasını onaylamamızı beklememeli. Bu yapılanın adı düpedüz vandallıktır. Taliban’ın Afganistan’daki Buda heykellerini yıkmasından hiç ama hiç farkı yoktur. Sanatçılar yumurta kapıya gelip dayandığında seslerini daha fazla yükseltir oldular. Bu aktif tavır, Kültür Bakanlığı cephesinde tasarının nihayet sahiplenilmesinden de kaynaklanıyor. Bilgi Üniversitesi’nde yapılan ve tasarıyı hazırlayan bürokrat olarak tanınan Bakanlık Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül’ün katıldığı o meşhur toplantıdan sonra bir ara nerdeyse şehir efsanesine dönüşecek olan TÜSAK ete kemiğe büründü. Bu toplantıdan 1-2 ay sonra sıra Bakanlıkça TÜRKSOY’da düzenlenen toplantıya geldi. Pek çok sanatçı örgütünün daha başında terk ettiği, gergin geçen bu toplantıda Bakanlık bürokratları davetli sivil toplum örgütlerinin TÜSAK’la ilgili görüşlerini dinledi.
Nisan sayımız, 30 Mart’ta yapılan yerel seçimden hemen sonra yayımlandı. Genel beklenti, Hükümetin TÜSAK’ı, seçim sonuçlarının alınmasının ertesinde TBMM’ye getirmesinin muhtemel olduğu yönündeydi. Son yerel seçimden de galibiyetle çıkan Hükümetin önünde tasarıyı yasalaştırması bakımından artık ciddi bir engel bulunmuyor. Sanatçılar ve sanatçı örgütlerinin TÜSAK konusunda seslerini duyurabilmekte maalesef çok yetersiz ve etkisiz kaldıkları gözleniyor. Bu olumsuzluk, Türkiye’nin sanat çevresinin ülkenin genel nüfusuna oranla büyüyememiş olması, marjinal boyutlarda kalmasıyla ilgili ontolojik bir sorun. Büyük şehirlerin marjinal azınlıkları olarak yaşayan ve dışarıdan da bu şekilde tanımlanan cemaatçikler olarak temayüz eden sanatçılara TÜSAK sürecinde destek verebilecek yegane güç aslında sahne karşısındakiler yani izleyiciler, dinleyiciler. Onlarsız hiçbir kazanım elde edilemez. TÜSAK krizi boyunca aktif bir kimlik sergileyen Kültür-Sanat Sendikası son günlerde sanatseverleri bu davaya ortak etmek amacıyla yurdun pek çok köşesinde imza kampanyaları düzenlemeye başladı. Bu tür kampanyaların tek başına yeterli olacağına inanmıyorum ama bu uğurda verilecek her türlü legal mücadelenin saygın ve gerekli olduğunu göz ardı etmemeliyiz.
Ama kamuoyu tepkisinin daha da çeşitlendirilmesi şart gözüküyor. Birkaç on bin sanatseverin vereceği imzaların yanına başka enstrümanlar da katılmalı. Örneğin basının dikkati konuya hala gereğince çekilebilmiş değil. İşimizin kolay olmadığının farkındayım. 2013 yazından itibaren ülke son 10 yılda hiç yaşamadığı çalkantıların içine girdi. Hele şu 17 Aralık süreci yaşadıklarımızın üstüne tuz biber ekti. Böylesi kaotik bir ortamda ülkenin genel gündemine sanatı, sanat kurumlarının geleceğini sokmanın güçlüğü takdir edilebilir. Ama konuya ciddi biçimde eğilmekten başka çaremiz de yok. Ne yapıp edip, basında kalem oynatan tanınmış şahsiyetlerin konuyla ilgili bilgilendirilmeleri ve köşelerinde bu konuyu işlemeye ikna edilmeleri gerekiyor. Şimdiye dek bu konuyu gündemde tutanlar sadece, benim de aralarında olduğum birkaç sanat yazarı oldu ama sanat faaliyetlerini ucundan kıyısından da olsa takip eden geniş kitlelere de ulaşabilmek lazım. Bilinçlendirmek gereken daha yüz binlerce insan olduğunu düşünüyorum. Keza TV’lerdeki çok izlenen haber ve tartışma programlarının da konuyu işlemelerini sağlamalıyız. TV kanalları içinde sadece Halk TV ve Kanal B TÜSAK konusuna eğildiler. Artı 1 TV ise çok izlenen iki programında konuyu gündeme getirdi.
İhmal ettiğimiz bir başka alan olduğunu düşündüğüm yurtdışı kamuoyunun bilgilendirilmesini önemsediğim için geçtiğimiz aydan itibaren bu alana da eğildim. İngilizce hazırladığım TÜSAK konulu metni, İngiltere’nin en ünlü müzik yazarlarından biri olan – dergimize de bir ara yazan – Jessica Duchen’in klasik müzik blogunda yayınlattım. Bu metnin kısaltılmış versiyonu İtalya’nın saygın klasik müzik dergisi Musica’nın Nisan sayısının Polemik sütununda yayımlandı. Metnin Fransızcası ise ResMusica adlı çok ziyaret edilen Fransız klasik müzik sitesinin takipçilerine sunuldu. Sırada başka mecralar da var, yayımlandıkça bilgi vereceğim. Bunu neden yapıyorum? Devletimi, hükümetimi yabancı kamuoylarına şikayet etmekten keyif mi alıyorum? Elbette hayır ama Türkiye’de sanatın içine sürüldüğü çaresizlik ortamı bize başka seçenek bırakmıyor. Evrensel sanatın on yıllardır icra edilmekte olduğu güzide kurumlar kapatılmak isteniyor diye bağırıp çağırıyoruz. Madem bu ülkede böylesi dramatik bir gelişme yaşanıyor, o halde dünyadaki tüm duyarlı sanatçılar ve sanatseverlerle dayanışma ruhu oluşturmamız şart. Dünyanın uzak bir köşesinde bir felaket yaşansa, duyarsız kalmayıp sanat vasıtasıyla global ölçekte farkındalık yaratmak için çırpınanların başında hep sanatçılar ve sanatseverler gelmiştir. TÜSAK felaketine uğrayan ve korkarım önümüzdeki günlerde daha da olumsuz gelişmelerin yaşanacağı Türkiye’nin de yardımına koşulmasının gerekli olduğu kanısındayım.
Değerli müzik adamı Rengim Gökmen’i ikinci kez Andante’nin kapağına taşıdığımız Nisan sayımızda gönül isterdi ki, kendisiyle TÜSAK üzerine değil de, son konuşmamızdan bu yana geçen zaman içinde DOB’un elde ettiği başarılara odaklanalım, gelecekteki projelerini irdeleyelim. TÜSAK katastrofu Türkiye’deki sahne sanatları kurumları için bir varlık sorununa dönüştüğünden beridir bu konuları maalesef rafa kaldırdık. Umalım ki, şu varlık-yokluk meselesini aştıktan sonra bu konuları gündeminize taşıyacağımız günler yakın olsun…
Varşova Beethoven Festivali’nde Bir Opera Devrimcisi

18. Varşova Beethoven Festivali’nde 14 Nisan Pazartesi akşamı Ulusal Filarmoni Salonu’nda (Filharmonia Narodowa) verilen konserde Christoph Willibald Gluck’un İfigenya Tavris’te operası seslendirildi. 1714-1787 yılları arasında yaşayan Gluck bu yıl tüm dünyada 300′üncü doğum yıldönümünde anılıyor. Varşova’daki Beethoven Festivali de kutlamalara ustanın İfigenya Tavris’te operasının konsertant icrasıyla katıldı. Polonya Radyo Orkestrası’nı ülkenin son yıllarda öne çıkan orkestra şeflerinden Lukasz Borowicz’in yönettiği konsertant temsil pek çok açıdanbaşarılı ve Gluck’ün opera besteciliği alanındaki dehasını gözler önüne seren nitelikteydi. Polonya Radyo Orkestrası’nın yetenekli müzisyenleri, şef Borowicz’in titiz, ayrıntılara büyük önem verdiği her vuruşundan rahatlıkla gözlemlenebilen şefliğine uyum sağlamak ve şefin isteklerine yanıt vermek konusunda sıkıntı çekmedi. Konserin başlıca solistleri Helena Juntunen (İfigenya), David Pershall (Orestes), Eric Barry (Pilades), George Mosley (Thoas), Anna Destrael (Diana) idi. Polonya Radyosu Korosu da ayrıca sahnedeki yerini almıştı. Finlandiyalı ünlü soprano Juntunen, İfigenya rolünde birinci perdeden dördüncü perdeye doğru iyice açılan sesi ve gittikçe dokunaklı hale bürünen yorumuyla icranın en önemli unsurlarından biriydi. Bariton David Pershall, Orestes’te güzel tınıya sahip geniş sesini cömertçe sergileyeceği bir rol bulmuştu. Dev cüsseli solist George Mosley ise son derece zarif bir okuyuş getirdiği Thoas’ta, tatlı tenor sesiyle, icranın yüksek seviyesine önemli katkılarda bulundu. Polonya, Avrupa’nın koro geleneği en güçlü ülkelerinden biridir. Polonya Radyo Korosu da ülkenin bu alandaki şanına yaraşır bir performans sundu baştan sona. Gluck opera alanında büyük bir devrimciydi. Kendisinden önce, resitatiflerin boyunduruğuna giren, tekrara düşen, ezcümle sıkıcı bir hale bürünen opera sanatını, getirdiği yeniliklerle zapturapta almış, bu köklü sanata yaşam öpücüğü üflemişti. Benzer bir yenilikçiliği kendisinden yüz yıl kadar sonra yurttaşı Richard Wagner benzer bir endişeden yola çıkarak ama elbette farklı usullerle sergileyecekti.

