Hani köşe yazarları bir konu hakkında daha önce yazmışlarsa o konu yeniden gündeme geldiğinde eski yazılarını arşivden çıkarıp yayınlarlar ya… İşte ben de şimdi yılların köşe yazarı olarak (!) 2009 yılı içinde Andante’de yayımladığım Savonlinna üzerine uzunca raporumun ilk satırlarını burada paylaşayım istiyorum.
Avrupa’nın en kuzeyinde, Türkiye’nin yarısından biraz daha küçük bir yüzölçümünde, İsveç’e batıdan, Rusya’ya doğudan, Norveç’e ise kuzeyden komşu, güneyindeki Estonya’ya taş atımı mesafede, binlerce göl ve uçsuz bucaksız ormanla iç içe yaşayan 5,3 Milyon sessiz ve çekingen insanın ülkesi Finlandiya’daydım temmuz ayının son haftası. Ülkenin güneydoğusundaki binlerce göle ve sonsuzluğa uzanıyor hissi veren yemyeşil örtülere ev sahipliği yapan göller bölgesindeki Savonlinna şehrinde her yıl dünyanın en prestijli opera festivallerinden biri düzenleniyor. Ben de bu yıl 3 Temmuz ve 1 Ağustos günleri arasında düzenlenen bu festivali 23 ve 29 Temmuz günleri arasında izlemek üzere geldim daha önce ziyaret etmediğim bu ülkeye.
Savonlinna’ya Helsinki üzerinden, özel araba dışında uçak, tren veya otobüsle gidilebiliyor. Uçak diğerlerine kıyasla elbette daha pahalı olmakla birlikte bir saat tutan yolculuk süresiyle en pratik seçenek. Finncomm Havayolları’nın küçük uçaklarından biriyle Helsinki Vantaa Havaalanı’ndan kalktık ve kıvrılarak akan nehirlerin, kavuştukları göllerin ve onları çerçeve gibi saran yemyeşil örtülerin üzerinden geçerek Savonlinna’nın minicik havaalanına vardık. Havaalanı binasına girer girmez tanıdık bir ezgi çarptı kulağıma. Meğer bagajlarını bekleyen yolcular için bir mini resital hazırlanmış! Çok güzel sesli genç bir soprano, piyano eşliğinde Carmen’den “Habanera” söylüyordu. Arya biter bitmez salonda alkış koptu ve sanatçımız “Savonlinna Opera Festivali’ne hoşgeldiniz” dedi. “Ne güzel daha şimdiden operanın büyülü dünyasına giriverdik” diye düşündüğüm sırada Fin Havayolları’nın el çantamı Helsinki’de bıraktığını anlayıp gerçek dünyaya dönüverdim! (Neyse ki çantam iki gün sonra salimen elime ulaştı.)
Hem festivalin ana mekânı olan tarihi Olavinlinna Şatosu’na hem de şehrin, gölün kıyısında kurulmuş merkezine eşit uzaklıktaki küçük, şirin bir apartman dairesinde kalacaktım bir hafta boyunca. Ev sahibim her ayrıntıyı düşünmüştü. Tertemiz havlular, nevresimler, mutfak malzemeleri, ne ararsanız vardı…
Yabancı bir şehre varır varmaz bir saatliğine de olsa çıkıp keşif turu atmaya bayılırım ama bu sefer ona vakit yoktu çünkü bir saat sonra Savonlinna’daki ilk operamı, “Madama Butterfly”ı izlemek üzere şatonun yolunu tutmalıydım.
Gittiğim günlerde, Finlandiya yılın en sıcak günlerini yaşıyordu. İskandinavya’nın “en sıcağı” en fazla 23-25 derece. Şehir merkezine iki dakika mesafedeyim ama küçük Avrupa şehirlerine özgü o dinginlik her yeri sarmış. Sessizliği tek bozan, bambaşka sokaklardan çıkıp hep aynı yöne doğru ilerleyen hanımlı, beyli orta yaşlı şık çiftler. Bir de kocaman tur otobüsleri geçiyordu yanımdan sürekli. Opera turizmi dedikleri bu olsa gerek. Yılın bu ayında dünyanın dört bir tarafından opera tutkunlarının favori uğrak yerlerinden biri haline geliyor çünkü Savonlinna. Bu küçük şehrin en büyük gelir kaynaklarından biri haline gelmiş Festival.
Etkinliğin merkezi Olavinlinna Şatosu
Sağlı sollu şık evlerin çevrelediği taşlı yolun sonuna vardığımda ortam da birden hareketlendi. Ve uzaktan Savonlinna’nın simge yapısı gözüktü bile! Festivale bir ay boyunca ev sahipliği yapan Olavinlinna Şatosu tüm haşmetiyle karşımda duruyordu işte. Festival tam 42 yıldır, görür görmez Vikingleri insanın aklına getiren bu tarihi şatoda düzenleniyor. Burası, 1475 yılında, Danimarkalı şövalye Erik Axelsson Tott tarafından, Saimaa gölü üzerinde bulunan, kıyıya çok yakın bir adacık üzerine inşa edilmiş. Doğudan gelecek saldırıları püskürtmek amacıyla yapılan şato, Kuzey Avrupa’nın bugüne dek en iyi korunabilmiş ortaçağ kalesi olarak biliniyor. Tepeleri külahlı, silindirik yapıdaki beş burç yüksek duvarlarla birbirine bağlanmış. Türlü savaşlara sahne olmuş, Finlandiya topraklarını yüzyıllarca elinde tutmuş iki komşu ülke, İsveç ve Rusya arasında devamlı el değiştirmiş Olavinlinna’dan pekâlâ güzel bir opera sahnesi yaratılabileceği fikri, ilk olarak, yurtseverliğiyle tanınan dönemin ünlü Finlandiyalı opera sanatçısı soprano Aino Ackte tarafından 1907 yılında ortaya atılmış.
1912’de ilk festivalin düzenlendiği Olavinlinna’nın soğuk taş duvarlarında beş yıl boyunca Fin operaları çınlamış. Rusya’dan bağımsızlığını yeni elde eden Finlandiya’daki ulusalcılık hareketinin müzikteki yansımalarından biri haline dönüşmüş Savonlinna bu dönemde. Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklarla birlikte rafa kalkan Festival ta 1967 yılına kadar bir daha canlandırılamamış. O yılın 16 Temmuz günü sahnelenen Beethoven’in “Fidelio” operası, günümüze dek kesintisiz sürecek Savonlinna Opera Festivali’nin başlangıç fitilini yakan temsil olarak kabul ediliyor. Bu ülkeden çıkan ünlü bas Martti Talvela’nın, sanat yönetmenliğini üstlendiği 1970’li yıllarda, Festivalin dünyadaki benzerleri arasında saygın bir konuma kavuşturulmasındaki payı çok büyük.
Şatonun giriş kapısına doğru ilerledim. Yukarıda, küçük bir ada üzerine inşa edilmiş dediğim Olavinlinna Şatosu’na, dar bir köprü üzerinden yürüyerek ayak basan misafirler, yapının içine girdiklerinde taş duvarların arasından geçip “fuaye”ye ulaşıyor. Şatonun iç avlusuna yerleştirilen 2,200 kişilik oditoryum, demir konstrüksiyondan imal edilmiş. Tepesi, akustiğe zarar vermeyen hatta onu iyileştirdiği söylenen bir biçimde kapatılmış. “Bu kapatma işlemi nasıl bir akustik ortam doğurmuş” şeklindeki sorumun cevabını ise birazdan alacağım.
Fuayenin her tarafı, ellerinde içki kadehleri ve minik pastalarıyla hummalı sohbetlere dalmış izleyicilerle doluydu… Ağırlık Finlilerde. Gelmeden önce daha uluslararası bir profil çizdiğini tahmin etmiştim ama hayır dünyanın alanında en çok ilgi gören etkinliklerinden biri olmakla birlikte Savonlinna bir Salzburg veya bir Lucerne kadar yabancı konuk çekebilen bir festival değil. Şatonun yürüme yollarına kümelenmiş izleyiciler arasında yaptığım mini turun sonunda kulağıma çalınan diller arasında Fince ezici bir üstünlüğe sahipti. Bu akşamki operanın “Madama Butterfly” olması sebebiyle sağda solda geleneksel kıyafetleriyle Japonlar da göze çarpıyordu.
Not: Bu yazının uzun versiyonunun Andante’nin hangi sayısında yayımlandığını ben de şu an hatırlayamadım